Mart 2014

Ankara, Atina ve Lefkoşa'daki Görüşmeler (1/2)

26 Şubat 2014 tarihi herhalde Kıbrıs tarihinde bir dönüm noktası olacak. Bizden sonraki kuşakların "Politik Tarih"imize göz attıklarında veya da bu güne geldiklerinde duraklayacakları kesin.

Lefkoşa'da, Kıbrıs adasında var olan 5 ayrı dini topluluğun, Kıbrıs adasında yaşayan Müslümanların Müftüsü (Din İşleri Dairesi Başkanı Prof. Dr. Talip Atalay) , Rum Ortodoks Kilisesinin Başı (Başpiskopos II. Hrisostomos), Maronit Katolik Kilisesinin başı (Başpiskopos Youssef Soueif),  Ermeni Katolik Kilisesinin başı (Başpiskopos Varoujan Herkelian) ve Latin Katolik Kilisesinin başı (Patrik George Kraj),  İsveç Lefkoşa Büyükelçilisinin ikametgahında bir araya geldiler ve ortak bir açıklama yaptılar.  

Gerçekte, geçmiş 60 seneye baktığımda bunun tarihi bir gün olduğunu görmekteyim. Bu güne değin hiç bir şekilde resmi olarak, adada yaşayan iki büyük dine mensup beş farklı dini liderin bir araya geldiğini görmemiştim.

Devlet-Toplum ve Sınıf Mücadelesi

Özelllikle 17 Aralık ile başlayan süreç ile birlikte yaşanan olağandışı gelişmeler sebebiyle “gündem” rüzgarının içerisinde bir oraya bir buraya savrulup duruyoruz. Artık açık seçik önümüzde olan kavganın bir tarafının “Paralel yapı mı varmış? Hiç haberimiz olmadı, pek safmışız” pişkinliği, diğer tarafın “Biz hep vardık ucu size dokununca mı fark ettiniz” yüzsüzlüğünün üzerine bir de uluslararası gelişmelerle tetiklenen ve hukuk devleti buhranıyla körüklenen ekonomi balonunun patlaması yıllarca yetecek malzemeyi haftalar içerisinde önümüze seriverdi. Hele ki yerel seçimler sosuyla servis ettiğinizde... Buraya kadar ki kısımdan artık sıkılmayanımız, bunalmayanımız herhalde kalmadı. O sebeple böyle bir ortamda ilk aşamada yapılması gerekenin yönümüzü tayin edebilmek amacıyla durumu tespitmek olduğunu düşünüyorum.

“Tape” Siyaseti İçinde Boğulan Türkiye

Türkiye’de siyasetin niteliği 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren esaslı bir biçimde değişmiştir. 17 Aralık 2013 tarihinde AKP hükümetinin üç bakan oğlu, bir bakan ve Halk Bankası Genel Müdürü hakkında yapılan “Yolsuzluk ve Rüşvet” soruşturması operasyonu ile Türkiye siyaseti bambaşka bir mecraya girmiştir. Ben 17 Aralık operasyonundan dört gün sonra bu portalda yayınlanan “Emperyalizm Türkiye'de Kaos Yaratmak İstiyor!” başlıklı yazımda bu yeni siyaseti özetle “Emperyalizmin Erdoğan hükümetini devirmekteki amacı ise tıpkı Irak gibi, Suriye gibi, Lübnan gibi Türkiye’de de siyasi istikrarı bozarak bir kaos ortamı yaratmaktır!” diye yorumlamıştım.

Erdoğanlar Bizim Gerçeğimizdir!..

Ortalık toz duman. Sanki bütün kanalizasyonlar patlamış, her yerden lağım fışkırıyor. Bizlerse şaşkınlık içindeyiz. Kimisi başbakan ve oğlunun konuşmaları olduğu iddia edilen kasete inanmıyor, kimisi daha bunların bir başlangıç olduğunu, buz dağının görünen yüzü olduğunu söylüyor. Biz masumiyet karinesinden yola çıkarak bu olayda hala şüphe içindeyiz. Gerçi olayın ortaya çıkması ile beraber neden Bilal efendinin sorguya gitmediğini, babasının koltuğunda bir müddet saklandığını, bütün gerekli savcı, hâkim, polis değiştirilip yerine başkaları getirildikten sonra ortaya çıkması bizi onların böyle bir yolsuzluğun ortağı olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Ancak yinede bağımsız bir yargının soruşturması ve düzmece olmayan delilleri ortaya koymasına kadar kesin bir kanaate sahip olmayacağız.

Kıbrıs’ta Müzakereler Başlarken..

Son günlerde medyada Kıbrıs’ta iki taraf arasında yeniden müzakerelerin başlayacağına, “Kıbrıs sorununa kalıcı ve sürdürülebilir” bir çözüm için her iki tarafın ortak bir metinde anlaştığına dair haberler i okunmaktadır.

Türkiye’deki kamuoyundaki siyasi tartışmalarda Kıbrıs sorununa daha çok Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde bakılmaktadır. Bence bu bakış açısı bakmak yanlıştır. Çünkü Kıbrıs sorunu, sorunlu olan AB Türkiye ilişkilerinden çok daha eskidir. AB, Kıbrıs sorununu sonradan bilerek ve isteyerek, kasıtlı olarak sorunlu olan Türkiye-AB ilişkilerine bağlamıştır.  

Bilindiği gibi, 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumda Annan Planı denen Kıbrıs’ın birleştirilmesiyle veya Kıbrıs sorunun çözülmesiyle ilgili uzlaşma metninin Türk tarafının % 65 evet demesine rağmen, Rumların % 76 Hayır oyları ile ret edilmişti. Buna rağmen AB, Rumları ödüllendirerek 1 Mayıs 2004 de Kıbrıs Rum tarafını AB’ye üye yaparken Türk tarafına uyguladığı ambargo ve baskılarına, kaldırmaya söz verdiği halde, devam etti.

Kıbrıs Doğalgazı ve Çözüm

Rum lider Nikos Anastasiadis, geçmiş Rum devlet başkanlarından biraz farklı. 

"Tüm göçmenler geri dönecek", "Türk askeri adadın çıkacak", Türkiye'den gelenler geri gönderilecek" gibi geçmiş Rum devlet başkanlarının Rum halkına şirin görünmek için son 40 senedir söyledikleri hayali vaatlere ve yalanlara pek itibar etmiyor.

Ya bu tür konularda hiç konuşmuyor ya da doğruları endirekt olarak işittirmeyen çalışıyor, üzerine sorumluluk almadan…

Kıbrıslı Rum lider, 21 Aralık 1963 Kanlı Noel saldırısından sonra Kıbrıslı Türkleri yok sayıp yasadışı bir şekilde  gasp ettikleri, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini, BM'nin 4 Mart 1964 tarih ve 186 sayılı yüz karası kararı ile bugüne değin ellerinde tutmanın artık çok bir faydasının kalmadığının nihayet farkına varmış durumda.

Ustalık Dönemi

Sayın başbakan ve hükümeti ve de iktidarı kendi deyimleri ile ustalık dönemlerini yaşıyor. Üç “Y” dedikleri (Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar) Dönemini ortadan kaldırdılar. Artık ülkemizde yoksul diye bir kesim kalmadı. Arada tek tük çıksa bile onlar da başbakanın bütün çabalarına ve iktidarın canı gönülden çalışmasına rağmen yoksul kalmayı seçmiş olanlardır.

Yolsuzluk denen kelimeyi genç kuşaklar unuttu bile. İddia ediyoruz “Kim beş yüz bin ister” yarışmasında sorulsa gençlerin hiç biri bilmez. Dindar ve ahlaklı iktidarımız sayesinde gelişmemizi engelleyen o hastalık yok edildi. Yolsuzluklarla hortumlanan devlet gelirleri artık başkalarına değil, devlete gidiyor. Bu yüzden de ülkemizin dış borçları kapandığı gibi üstelik fazla verdiğimiz için parayı ne yapacağımızı bilemez olduk. Herkes istediği gibi bol bol harcıyor. Yapılan bunca yeni konut, ülkede onyedi milyonu bulan araba sayısı, atmış milyona dayanan cep telefonu hep bunların göstergesi değimlidir.

Operasyondan Darbeye: Galatasaray’ı Bitirme Planı

Yazar: 
Alp Giray
Yazının Yazıldığı Tarih: 
28 Şubat 2014

Türkiye futbolu seviyor; ama futboldan anlamıyor. Bu sebeple, bütün dünyada politikadan, negatif manadaki siyasetten uzaklaşan futbol endüstrisi; Türkiye’de her geçen gün bu çıkmaza hapsediliyor. Suçlu ak’lanıyor, pak görünene çamur atılıyor. Tayyip Bey, nam-ı diğer Usta; her alanda olduğu üzere, burada da baş yönlendirici olarak karşımıza çıkıyor. Burjuvazinin devlete tabii olmasından kaynaklı sünepeleşmesi misali, başımıza bir şey gelecek diye, bütün kulüpler, çapına göre, küçükse belediye reisinden, büyükse bakandan, başbakandan öcü gibi korkuyor; kendini gereksiz bir komplekse hapsediyor. Galatasaray kulübünün başkanı Ünal Aysal gibi, Türkiye ve Avrupa’da saygın bir iş adamı ve o kalitedeki bir ekibin yönetici olduğu yerde de “birileri” bundan pek rahatsız oluyor. Zira maddi güç sportif başarıyı, sportif başarı maddi gücü getiriyor. Bu sayede çember kırılabiliyor, bağımsız tavırlar edinilebiliyor. Kontrolü kaybeden, kendisine biat edilmediğini gören Bop Eşbaşkanı, işte burada öfkeleniyor, devreye giriyor.

Paralel Rezalet!..

Bilindiği üzere bu ülkede gündemi başbakan belirler. O ortaya bir laf atar, herkes de sazan gibi üzerine atlar. Bu gündem başbakan ve çevresinin istediği sürece sıcak kalır. Sonra unutulur gider. Bir süredir gündemin sıcak konusu “Paralel devlet”. Tabii AKP yi ve başbakanı onbir yıldır takip edip tanımış olanlar bu sıcak gündemlerin bir şeyleri örtmek amacı ile oluşturulduğunu bilirler. Nitekim bu paralel devlet feryatları da bir şeyler için örtüdür. Bunların kesin olarak tamamını bilemesekte bazı örtülmeye çalışılan konuların bu örtünün altına sığmadıklarını görüyoruz.

Ben buradayım diye sırıtan konuların başında başbakan ailesinden olanların karıştığı iddia edilen yolsuzluklar gelmektedir.  Başbakan, “kriptolu telefonu bile dinlenişler” diye feryat edip yasa dışı dinlemelerin yapıldığını haklı olarak haykırıyor ve bu dinlemeleri yapanların ortaya çıkarılacağını söylüyor. Tabii ki çok haklıdır. Bağımsız bir yargı olsa bunları ortaya ne güzel çıkarırdı.  Yargıyı kendine bağlamakla başbakan ve yakınları kendi ayaklarına kurşun sıkmışlardır. Zira artık yargı ne yaparsa yapsın boşunadır. Bu yasadışı işleri yapanları gerçekten ortaya çıkarsa bile onlara büyük bir halk kesimi şüphe ile bakacaktır.

Adalet Yerini Buldu…

17 Aralık da kopan fırtınanın önüne katıp demir parmaklıkların arkasına sürüklediği son beş kişi de serbest bırakıldı. Hem de biz milletin….. böyle yaparız der misali 28 Şubat'ta... Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Öncelikle adalet yerini buldu. Beyefendilerin mahdumları ve de Türkiye aşkı ile yanıp tutuşan, bu ülkeye yararlı olmak için her türlü fedakarlığı esirgemeyen Sarraf efendi nihayet serbest bırakıldı. Basında çarşaf çarşaf dolaşan belgelere baktığımızda tutuklanacakların başının Bilal Efendi olduğu görülüyordu. Ancak babasının arabasına sığınan Bilal efendiyi tutuklamak ülkenin bağımsız yargısı için tabii ki mümkün değildi.

Bizde bağımsız yargı var ya, hani o “Vatan Sağolsun” diyenleri ömür boyu hapseden yargı, işte o yargının babam sağolsun diyenleri yargılaması tabii ki mümkün olmayacaktı. Bu itibarla Bilal efendi dışarıda iken onlarda tez olarak çıkacaklardı. Bu konuda CHP Gaziantep millet vekili “Tahliyelerin olacağı belliydi. Yabancı tutuklular, Dışişleri Bakanlığı’nın isteği doğrultusunda serbest kalabilecek ya da önerilen ülkeye gönderilebilecekti. Sarraf, ‘beni çıkartmazsanız konuşurum, konuşursam hepinizi yakarım’ dedi. HSYK yasası hemen faaliyete geçti ve bunlar serbest kaldı” diyor ama öyle olmasaydı da serbest kalacaktılar. Bilal dışarıda iken onların içerde olması adaletsizlikti ve şimdi adalet yerini buldu.