E-Dergi Yazıları
Rauf Denktaş'ın tarihsel anısına saygı ve mücadele mirasına bağlılıkla...
"Doğu'dan bir mektup aldım, zaman zaman postayla da mektuplaşıyoruz, yüksek moralli ve coşkulu yazıyordu. .. Doğu bana, "herkesin birbirine hakkını helal edeceği bir döneme girdik" diyor ve ekliyor, "hepimiz ruhen buna hazırız". Yalçın Küçük, Aydınlık, 25 Kasım 2011

" Felsefe, son kertede, teoride sınıf kavgasıdır.” Louis Althusser
Bugün 12 Mart.
12 Mart faşist darbesinin üstünden, takvim hesabıyla 38 yıl geçti. Siyasal Tarih’in hesabıyla ise, 12 Mart sürüyor, ve bugün, yine 12 Mart.

"aut viam inveniam aut faciam" Ordusu Alp dağlarındaki dar vadilerde, uçurumlarda sıkışıp kalan Hanibal
***
"ne yapmaya çalıştığımı" soran arkadaşa..
"de te fabula narratur - senin öykünü anlatıyor", Horatius, Marx'ın Kapital girişinde aktarımından.
"odi profanum vulgus et arceo", Horatius
"İç huzura kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar, inanmalı ve iman etmelidirler; ama gerçeğin peşinde olanlar, iç huzurlarından ödün vermeli ve yaşamlarını bu sorgulamaya adamak, kendileriyle ve hayatla yüzyüze gelmekten korkmamak zorundadırlar." - (Nietzsche Ağladığında, 223)
“Kamuoyu denilen ş
eyin hiçbir zaman ödün vermediğim önyargılarına gelince, önceden olduğu gibi şimdi de büyük Floransalı’nın özdeyişini benimsiyorum: “Segui il tuo corso, e lascia dir la genti” 1
Karl Marx, Londra, 25 Temmuz 1867, (Kapital c1, Almanca 1. baskıya Önsöz’den)
“.. şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. ...ezen ile ezilen, birbirileriyle sürekli olarak karşı karşıya gelmişler. Kesintisiz, kimi zaman örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşler.
Atatürk'ün Türk gençliğine duyduğu güvenin temelinde, gençlerin Milli Mücadele'nin ilk dönemlerinden itibaren kendisine verdikleri destek bulunmaktadır. Bununla birlikte Cumhuriyetin kuruluş yıllarında da gençler, Atatürk ilkelerinin korunup ayakta tutulmasında önemli roller üstlenmişlerdir.

Osmanlı Devleti, batılı devletlerin gerçekleştirdiği reformları gerçekleştirememesi, batının pazarı olması, üretimde ilkel yöntemlerin kullanılması ve kapitülasyonlar sebebiyle batının hegemonyası altına girmişti. Bunun yanında Osmanlı Devleti’nin katıldığı savaşlar zaten çökmüş bir ekonomiyi iyice yerin dibine sokmuştu. 1915 yılında İstanbul ve Anadolu’da büyük işletme sayılan 585 işyerinde, 30.000 sanayi işçisi çalışmaktaydı. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu ekonomik anlamda kendi kendine yetebilmekten uzak kalmıştır. Çünkü sanayi kuruluşlarının kapasitesi küçük, işçi sayısı az ve üretilen ürünlerin kalitesi de düşüktür.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ülkeye gelen yabancı sermaye genelde bankacılık, sigortacılık gibi hizmetler sektörü başta olmak üzere ulaştırma, elektrik gibi alt yapı yatırımlarını gerçekleştirmeye yöneliktir. 0 dönemde yatırımların bir kısmını finanse edebilmek için "Devlet garantili tahvil”ler çıkarılmış, Avrupa sermaye piyasalarında satışa sunulmuş ve elde edilen bu borçlar ancak devletin cari harcamalarını karşılayabilmiştir.
"Köprünün başını tutan, kimin geçeceğine de karar verir."
Ağlar arası ağ ( örüt bağ, internet ) bilinçli olarak kullananlar tanık olmuşlardır ki; bu sistem şimdiye dek yapılmış en büyük gözetleme sistemlerinden biridir. Onunla neler yapılabileceğine hemen hemen herkes tanık olmuştur.
Teknolojik devrimin getirisinden bir tanesi de, istihbaratın bilgi toplamaya yönelik sisteminde değişikliğe yol açmasıdır. Özellikle ileri sanayi ülkelerinde yaşayan toplumlar için, örüt bağ çağı, inanılmaz derecede “ Gözetim altında kalma çağı” olmuştur. Örnek vermek gerekirse; bir toplumun ekonomik yapısını, onun bankayla olan ilişkilerini takip ederek öğrenebiliriz.
Örüt bağ üzerinden görüntülü konuşmalar, sesli konuşmalar, yazışmalar bilindiği gibi hep kayıt altındadır. İnsanların özel hayatına saygıdan bahseden evrensel hukuk kuralları vardır. Ama pratikte insanların ve kurumların gözetlenmesi tam olarak koruma altına alınamamıştır.
Herhalde bizim kadar çabuk ve sık, ıstakozun kabuk değiştirmesi gibi dil değiştiren bir millet olmamıştır. Neredeyse bir nesil içinde Osmanlıca’dan Öztürkçe’ye, oradan “Anglomanca” diye tabir edeceğim yeni garip dile geçtik. Bu sonuncusu inanılmaz bir hızla gerçekleşti. Aslında pek de şaşılacak bir hızla değil. Kendiliğinden safiyane olmuş bir şey değil. Birazdan aşağıda belirteceğim gibi yakın tarihte başka bir-iki misali de var. Gayet iyi tasarlanmış, uygulamaya geçirilmiş bir planın sonucu bu. Ama iş daha tam bitmedi. Devamı var.
Muamma gibi konuşur oldum. Açıklayayım.
“Osmanlıca” Hakkında