Dünya Nereye Gidiyor?
Mart 5, 2009 Gönderen: Nihat ATAR
İNSANOĞLU, yeryüzünde yaşamaya başladığı günden beri hiç durmadan üretiyor. Yaşamını sürdürme adına başlamış, tüm canlılara özgü acıkma, susama gibi iç dürtülerle, içgüdülerin yönlendirmesiyle sürüp gitmiş bu üreticiliği insanın. Her yaptığı ile yeni bir deneyim kazanıp aklını kullanmayı öğrenmiş.
Öğrendiklerinin, edindiği deneyimlerin üretimini kolaylaştırdığının, yaşamını daha kolay hâle getirdiğinin bilincine varmış. Bu bilinç giderek daha çok şeye, daha kolay sahip olma tutkusuna ve doymazlığa dönüşmüş. Bu duygularla bencilleşen insanlık, başkalarında olanlara da göz koymaya başlamış. İşte bu noktada, güce olan gereksinim ortaya çıkmış oldu.
İnsanlar arasındaki güç farkı, önceleri kadın - erkek cinsiyet farklarıyla başlamış; yaş farkı, fiziki yapı farkı, zekâ ve yetenek farkı, bilgi - deneyim farkı olarak devam etmiş. Sonraları; bunlara sayısal, ekonomik, kültürel, teknolojik, askerî güç ve örgütlülük farkları katılmış. Her anlamdaki güç farkı sahiplerinin lehine zayıflar üzerinde üstünlük, haklılık ve otorite sağlamaya başladı. Gücü elinde bulunduranlar; zayıfların emeklerinden, birikim ve varlıklarına, hatta yaşamlarına varıncaya kadar her şeylerine el koyup sömürdüler. Topraklar işgal edildi, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el konuldu. İnsanlar sürüler hâlinde köleleştirildi. Gemilerde, çiftliklerde, işyerlerinde ve evlerde hayvanlar gibi çalıştırıldı.
Bugünün emperyalist ülkelerinin, başka toplumlara uyguladıklarıyla, geçmişte kölelere ve sömürge halklarına uygulananlar arasında, esas itibariyle hiçbir fark yoktur. Her iki durumda da birey ve toplumlar, karşı koyamadıkları güç yüzünden başkalarının istediği biçimde yaşamak, yaşamlarından ve özgürlüklerinden ödün vermek zorunda bırakılıyorlar. Köle veya sömürge halkı olmak kadar; sömürü uygulanan bir ülkenin halkı olmak, köle olmak, sömürge halkından olmak kadar aşağılayıcı ve onur kırıcıdır.
İnsan emeğinin, insan aklının ürettiği tüm ürünlerin ve teknolojinin bir güce, bir silaha dönüştürülüp, onu üretenlerin sömürme aracı olarak kullanmak, insanı öteki canlı türlerinden bitki ve hayvanların seviyesinde görmek demektir. Kendi hemcinsine böylesi bir aşağılamada bulunmanın; hiçbir ırk, kültür ve inançla izahı ve affedilmesi düşünülemez.
Bilimi yaratan, bunca bilgi ve teknolojiyi üreten insan, neden bu ürettiklerinin meyvelerini ortak olarak paylaşamıyor? Bu üretilenler neden tüm insanlığın hizmetinde olamıyor da, bir avuç sömürücünün malı oluyor? İnsanlık, âleminde birlik, beraberlik, huzur, barış yaratması gerekirken; savaşlar, katliamlar, soykırımlar yaratıyor ki. Bu soruların yanıtlarını bulmak, bu sorunlara çözümler üretmek yine de insan aklının işi değil midir?
İlk insandan günümüze, insanlığın yarattığı gelişme ve üretimleri iki alanda ele alalım. Bu alanlardan birincisi; insan yaşamını kolaylaştırmaya yarayan beslenme, barınma gibi temel gereksinimleri gidermeye yarayan, ekonomik durumu ve yaşam seviyesini yükselten, sağlığı, eğitimi, sosyal güvenceyi garantileştiren, üretimi kolaylaştırıp artıran bilimde ve teknolojideki gelişmelerdir. Bu alanda dünya ölçeğinde çok büyük başarılara imza atıldığını görebiliyoruz.
İkincisi; toplumsal yaşam ve ilişkileri içeren alandır. İnsanlar arası ilişkiler; kamusal düzen; yönetim biçimleri; ideoloji ve düşünce sistemleri; spor, sanat, sevgi, doğayı ve dengesini koruma; dayanışma, hoşgörü, inançlara ve farklılıklara saygı konularında sağlanan gelişim ve üretimlerdir. Ne yazık ki bu alandaki gelişmeler, bilim ve teknoloji alanındaki gibi hızlı ve sürekli olamamıştır. Hatta zaman zaman bu alanda geriye dönüşler bile görülmektedir. Örneğin; başlangıcı milat öncesi 6. yüzyıllara dayanan, milat sonrası 15. ve 16. yüzyıllarda gelişen hümanizmden, günümüzde bir geriye dönüşler gözlenmektedir.
Aynı geri dönüşü -başta kendi ülkemizde olmak üzere- demokrasi konusunda da sayabiliriz.
İnsanlığın her iki alanda sağladığı gelişmelerin ortak bir özelliği daha var. Bu gelişmeler; tüm toplumlarda aynı hız ve seyri gösterememiştir. Toplumların bu gelişmelere ulaşabilmeleri arasında yüz yıllarla ifade edilebilecek kadar zaman farkları görülmektedir. Bir gelişme, bir buluş aynı anda ve tüm toplumlarda birden yaşanamıyor. Örneğin; dünyada matbaanın ilk kullanılışı 1455 yılında olmuş iken, bu Osmanlı’da, ancak 1726 yılında olabilmiş. Dinlerin bilimsellikle çelişkileri; bilimselliğin, kalkınmanın ve uygarlaşmanın önünde bir engel oluşturmuş. Dünyada halen ilkel insan yaşamından bile söz edilebiliyor. Her iki alandaki gelişmeler, ne yazık ki sadece kalkınmış ve emperyalist ülkelerin işine yarıyor. Bu durum güç farkını artırıp insanın insanı sömürmesini kolaylaştırıyor. Bilimselliğin ve ürünlerinin tüm halklar tarafından paylaşılmasına emperyalistlerin karşı çıkışı bu yüzdendir.
Sömürgeci veya emperyalist olarak tanıdığımız ülkelerin başında ABD ve İsrail’den sonra; İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya ve öteki Avrupa ülkeleri geliyor. Bu ülkelerin dikkati çeken ortak özellikleri de hepsinin bilimselliği ve laikliği benimsemiş; ekonomide, teknolojide, sanayide, kültürde ileri ülkeler oluşlarıdır. Ayrıca, aralarında hiçbir İslam ülkesi de yoktur. Dünya ekonomisi, bu ülkelerce yapılandırılıp yönlendiriliyor. NATO, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, İMF, Dünya Bankası gibi siyasi, askeri ve ekonomik örgütlenmelerle kapitalist ve tekelci sistemi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Bu ülkelerin bazılarında ve özellikle Avrupa ülkelerinde, kendi halkları için belli dozlarda “birey merkezli sistem”e özgü, insanın özgürleştirilmesi, insan hakları uygulaması, sosyal haklar, bireyin korunması gibi yeni ve insana değer veren hümanist uygulamalara da tanık olabiliyoruz. Ama bu uygulamaları, sömürü alanlarına giren ülkelerin halkları için hiç önerdikleri görülmemiştir.
Geçmişte kuvvet kullanılarak uygulanan sömürü, şimdilerde araç ve yöntem değiştirdi. Zor kullanmanın yerine; aklı, teknolojiyi, bilgi birikimini, siyaseti ve borçlandırmayı kullanır oldular. Bu yeni araçlarının işe yarayabilmesi için de sömürülmek istenen toplumların, planlı bir biçimde bilgi birikiminden, teknolojiden, kalkınmışlıktan ve bunları yaratan bilimsellikten uzak tutulması gerekiyor. Bu ülkelerin üretmeyi değil, tüketmeyi öğrenmesi öğütleniyor. Ekonomik bakımdan kalkınmasına değil, borçlanmasına yardımcı olunuyor. Birey ve toplumların özgür, yaratıcı, sorgulayıcı, araştırıcı değil; bulduğu ile yetinen, geçimini yardımlarda ve sadakalarda arayan, ümmet olmaya ve kulluğa yatkın, dogmalara şartlandırılmış, kişiler olmasın isteniyor.
Bu ülkelerde, kendi telkinlerine göre hareket edebilecek, kendileriyle küçük çıkarlar karşılığında her türlü işbirliğine evet diyebilecek kadroların yönetime gelmeleri sağlanıyor. Uygun gördükleri yönetim biçimleri de “ılımlı İslam” tipi oluyor tabii.
Adil olmayan, insanlığın tümünün barış ve huzurunu hedef almayan, güçlüye zayıfı sömürme hakkı tanıyan, bencil ve vahşileşmiş kapitalist sistem için sona yaklaşıldı. İnsanlığın ve ekonomilerin bu sisteme dayanma gücünün kalmadığının işaretlerini görüyoruz. Dünya ekonomisi dolara bağlanmış. Tabii ki bizim ekonomimiz de öyle. Doların değeri düşünce, ona bağlı olarak bizim paramızın da değeri düşüyor. Doların değeri yükselince, bizim paramızın sadece dolar karşılığındaki borçlarımızın miktarı artıyor. Paramızın alım gücü değil. Bu paralar arası bağımlılık anlaşılır gibi değil yani.
Kapitalist ekonomi, geleceğini üretime değil, başka ülkeleri sömürmeye bağlamış. Sömürdüğü ülkelerin geleceğini de kendisine borçlandırmaya bağlamış. Dikkat edilirse; bu ilişki zincirinde üretime hiç yer verilmemiş. Üretmeyi dışlamış bir dünyada ne sömürülenlerin, ne de sömürenlerin, kriz ve iflaslardan kurtuluş şansı olamaz. Doğada bile kanı emilenlerin ölümü, parazitlerinin de ölümünü getirir. Bu doğa kanununun yaklaşan ayak seslerini, tekelci kapitalist sermaye mensupları da duyuyor ve ürperiyorlar.
Kapitalist sistem, kendi kurgulayıp uyguladığı ekonomik sistemin ve aç gözlülüğün faturasını, sömürdüğü toplumlarla birlikte ödeme aşamasına geldi. Üst üste gelmeye başlayan küresel ekonomik krizler bunu gösteriyor. Sömürülmekte olan ülkeler ve çarçur edilen doğal kaynaklar, açılan kara delikleri kapatmaya yetmiyor artık. Bu krizlerin, “Irak İşgali” benzeri saldırganlıklarla da durdurulamadığı görülmüştür.
İnsanlığın hem bilimde ve teknolojideki hem de toplumsal ve yönetimsel ilişkilerdeki gelişmeleri, bir bütünlük ve paralellik içinde yürütmekten, herkesle birlikte paylaşmaktan başka seçeneği kalmamıştır artık. Bu apaçık bir zorunluluktur. Bu zorunluluğun içeriğinde kapitalizmin tasfiyesi de vardır.
Bu süreçte birey ve toplumların, sadece kendileri için çözüm ve projeler üretmeye çalışmalarının hiçbir anlamı olmayacaktır. Dünya topluca ve daha farklı bir boyutta sosyalleşecektir. Bilgisayar teknolojisi çok değil, bundan yirmi yıl kadar öncesinde bir ütopya iken, bugün nasıl şaşırtıcı olmaktan çıktıysa; bu öngörü de belki daha kısa bir zaman dilimi içinde, yaşanan bir gerçeğe dönüşecektir. Bu mucizenin gerçekleşmesinde en büyük katkıyı, elbette ki yine bilimsellik sağlayacaktır.
Olanları anlamaya çalışmak yerine; olmasını istediklerimizi, insanlığı daha mutlu, dünyayı daha iyi yaşanır hâle getirmeyi düşünmek, kaybedilen zamanın telafisini sağlayabilir.
Özgür bireyler olmanın gereğini yerine getirebilenlere, selam olsun.
nihat.atar@politikadergisi.com
[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 13’te yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi öneririz. Sayı 13’ü indirmek için buraya tıklayınız. ]
- Nihat ATAR içeriği
- 1664 okunma

- Rastgele Bir Makaleye Git













Yorumlar
Yeni yorum gönder