Mumcu İle Söyleşi
Şubat 9, 2009 Gönderen: Sevda EĞER
Ona Üzülme, Onunla Gülümse
Mumcu’yla birlikte yazayım dedim bu defa; ne haddimeyse! Takayım onun gibi gözlüklerimi. Alayım önüme gazeteleri. Okuyayım haberleri, makaleleri ve bir yandan da söz vereyim kendi kendime; onun gibi ‘bu gün kızmadan yazacağım, bu gün gülümseteceğim insanları.
Seyrediyor mudur acep beni, bilinmeyen metafiziksel boyutlardan? Yazıdan önce paranoya başladı şimdi, iyi mi? Kesin izliyordur! Vallahi de billahi de izliyordur! Hem de kıs kıs gülüyordur! Önce izliyordur, sonra gülümsüyordur, sonra da ikisini aynı anda yapıyordur!
Neyse canım. Cesurum ben, hem de kararlı, bir de sakin. Sigarayı tersten yakacak kadar sakinim; daha ne olsun! Daktilom yok gerçi, demli çay da! Ne yapayım, sevmiyorum yazarken yiyip içmeyi! Ama olsun, deniyorum en azından, bu da bir şey değil mi?
“Tamam Sevda, bu da bir şey! İkna oldum kararlılığına, hem de cesaretine! Yaz bakalım, ne yazacağız” dediğini duyar gibiyim! Şey, o zaman ben giriyorum mevzuya abi.
Flaş haber geçti az önce. Bir Ergenekon dalgası daha olmuş. Otuza yakın gözaltı var gene, ne diyorsunuz?
Beni bırak şimdi! Sen ne diyorsun, birlikte yazmayacak mıydık bu yazıyı?
Ha, evet abi. Ben siz büyüksünüz, önce sizin fikrinizi alayım diye sorayım dediydim. Şimdi bu Ergenekon…
“Anlaşıldı Sevdacığım. Şimdi Sevdacığım, bir meseleye girerken önce hecelersin. Detaya inersin canım kardeşim. Problemi en küçük parçasından çözümlemeye başlarsın. Nedir Ergenekon Sevdacım? “Erg” kökünden gelir. “Erg” güç demektir, değil mi? “Erg” daha sonra, cesur kardeşim, “en” ekini almıştır ve ne olmuştur; “ergen”! Ergen, olgunlaşmış demektir. Toparlayıp, “gücün olgunlaşması” dersek, ortada meydana çıkmış, gelişimini tamamlamış bir güç var, diyebilir miyiz, benim kararlı arkadaşım? Hmm… Peki, bu meydana çıkmış ergen güce ne yapmak gerekir, güzel kardeşim? Konmak gerekir! İşte sondaki “kon” eki de bu ifadeyi tamamlayan son hecedir.”
O zaman şöyle diyebilir miyiz abi? Birileri şu ya da bu şekilde ciddi bir güç oluşturmuştur. Zamanında göz yumulmuş, destek sağlanmış; ama ilerde geri alınmak koşuluyla yapılandırılmış. Şimdi de…
Orada dur Sevda kardeşim! “Şu, bu” laflarıyla geçiştirmeyeceksin. Açıkça yazacaksın, değil mi? Derin devlet, daha doğrusu kontrgerilla lafını ne zaman duymuştur bu millet, güzel kardeşim?
1974 senesinde abi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, örtülü ödenekten para isteyince, başbakan olarak Ecevit soru vermiştir “nereye bu para” diye.
O da şıppadanak adresi vermiştir. Neresidir paranın gideceği yer Sevdacım? Ben söyleyeyim cesur kardeşim; Özel Harp Dairesi. Ne iş görür bu Özel Harp Dairesi? Semih Sancar’ın lafını aynen aktarayım istersen: “Kurumun amacı ülkenin bütünlüğüne yönelik ortaya çıkacak tehlike durumunda gerilla yöntemleriyle ülke içerisinde direnişi örgütlemektir.” Peki, o güne kadar Ecevit bu daireyi hiç duymadığına göre, para aktarımı da hiç olmadı demektir, değil mi canım kardeşim; en azından o gün istenen rakam kadar büyük bir meblağ mevzu olmamıştır. Peki, o vakte kadar kim sağlıyordu dersin bu dairenin finansmanını? Yine Semih Paşanın ağzından aktaralım: “ABD yani (CIA)!”
Şimdi, canım kardeşim, Özel Harp Dairesi 1958 senesinde kuruldu. Demek ki dairenin kurulduğu 1958’den 1974 senesine kadar para işinden ABD sorumluydu. Peki, nedir bu ABD’nin derdi? Neden verir yeşil yeşil banknotları? Cevap bulabilmek için derhal o yıllara dönmek ve dünyanın hâline bir bakmak gereklidir, değil mi Sevdacığım? Ve bu tarih yolculuğunda da çıkış noktamız Türkiye’nin yanı başında duran SSCB olmalıdır. Yani komünizm belası!
Ne illettir bu komünizm belası, sen bilmezsin benim cesur arkadaşım. Bir adam komünist olmaya görsün. Marx’ın başını çektiği “diyalektik materyalizmin” peşine takılıp, “tüketim mallarının kabiliyete göre alınması, yok efendim üretilen malın ihtiyaca göre paylaştırılması, özel teşebbüs ve kişisel zenginliğin yok edilmesi, toprak reformuydu, yok işçi diktatörlüğüydü” ortalığı birbirine katarlar Alimallah! Zaten öyle de oldu. Ne oldu?
Abi, kısaca özetleyeyim istersen. Lenin, 1917 Ekim Devrimi ile beraber, Marx’ın diyalektiğinden biraz daha farklı bir yaklaşımla proletarya diktatörlüğüne dayanan sosyalist iktidarını oluşturdu. Ama asıl hedefi sosyalizmi tüm dünyaya yaymaktı.
Peki, bunun için uygun koşullar var mıydı güzel kardeşim?
Aslında abi, Almanya Spartaküs Grubu’yla, Macaristan Bela Kun Grubu’yla Avrupa’da sosyalist devrim girişimlerinde bulundular; ama başarısızlıkla sonuçlandı. Zorbalıkla baş edemeyeceklerini anlayan ihtilalciler legal yöntemleri denemeye başladı. Mesela Bulgaristan, Fransa, Japonya, Norveç, İtalya gibi ülkelerde komünist vekiller meşru yollardan sosyalizmi yaymak için ciddi uğraşlar veriyordu. Ama kısa süre içerisinde karşı tepkiler de örgütlendi. Milliyetçilik ve faşizm hızla yayıldı. Tabii Enternasyonal’in başında bulunan SSCB’nin de o kadar sevildiği söylenemezdi. Özellikle liberal ülkeler (İngiltere, Belçika, ABD) ve burjuva ülkeleri (Polonya, Finlandiya, Baltık ülkeleri) ciddi bir SSCB ve komünizm aleyhtarlığı göstererek trajik müdahalelerle sosyalist grupları lağvetmeyi başardılar. Tabii Avrupa ve Baltık ülkelerinde bir türlü istediği sıçrayışı yapamayan Lenin, rotayı az gelişmiş ülkelere çevirdi. Giderek zenginleşen Avrupa’ya ve sömürüye karşı duran kızgın gençler SSCB için bulunmaz bir nimetti.
Demek ki sevgili kardeşim, bu noktada tekrar başa dönersek ABD’nin sorunu burada başlamış oluyor, diyebilir miyiz? Batı Avrupa’da umduğunu bulamayan SSCB, savaş süresince komünizm-sosyalizm propagandaları ile Türkiye’de hayran kitlesini arttırmış olabilir mi? Olur mu, olur! Bal gibi olur, hem de! Soğuk Savaş sürdükçe, komünizmin Türkiye’ye de yayılması ve aynı Soğuk Savaş sürecine girmesi an meselesidir. Ne olur Türkiye de komünizme geçerse? Rusya ve ABD arasındaki tampon bölge durumundaki Türkiye, bir anda kapitalist ABD’den ise, komünist SSCB’ye taraf olur. Üstelik ABD’nin Orta Doğu’daki kapitalizm baskısı ve günümüze kadar gelen zorbalığı, İsrail’e tam destek olmakla beraber, Türkiye’nin ileri karakol zabitliğindeki başarısına ve ABD’ye olan sadakatine yaslanmaktadır. O hâlde ne yapılmalıdır, canım kardeşim? Antikomünist örgütlenmeler oluşturulmalıdır. Zaten o yıllarda, -daha ciddi olmak üzere- Rumlar ve Türkler arasında hararetlenen komünizm hayranlığı, ABD destekli işte bu resmi oluşumlarla ve ne yazık ki “zor” ile bertaraf edilmiştir. Zor ile, şiddet ile müdahale olması şaşırtmamalıdır seni canım kardeşim. Zaten tanımlanan yöntem budur.
Aslında o yıllarda Türkiye’de de komünist partileşmeler oldu, ama tutunamadılar abi.
Tutunamaz Sevdacığım, neden? Türk Ceza Kanununun 141. ve 142. maddelerine göre; bir sosyal sınıfın diğer bir sosyal sınıf üzerinde tahakküm tesis etmesine kalkan veya ülkedeki iktisadi ve sosyal düzeni yıkmaya yönelen her türlü tüzel kişi ve fiili topluluk suç işlemiş sayılır. Dediğin gibi; sosyalist ve komünist yönetim biçimlerini düşünüp yaymaya çalışanlar olmuştur. Ben onlara; düşünerek kaşınanlar diyorum. Zira anayasa bu davranışı kesin olarak yasaklamıştır. Yani bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakküm kurmasını düşünerek kaşınırsanız suçtur. Bu amaçla anayasayı kısmen veya tamamen çiğnemiş olursunuz. Anayasayı çiğnemek belediye parkında çimleri çiğnemeye benzemez. Adamı ihale kaybetmiş müteahhide benzetirler. Aslında sadece “teşebbüs” suçtur. Anayasayı iyice çiğnersen bu suç olmaz. Çiğnemeye teşebbüs ederken yakayı ele verirsen başın belaya girer. Bu yüzden anayasayı çiğnemeye teşebbüs etmeyeceksin. Daha doğrusu aklından geçirmeyeceksin. Aklından geçirirsen düşünmüş olursun; teşebbüstür, suçtur. Ama ihlal edersen paçayı kurtarırsın. Zamane komünistlerinin atladıkları mesele işte buydu! (1)
Anlaşılıyor ki Uğur Abi, kontrgerilla en yakın ihtimalle 50 yıl önce kuruldu. Ancak şimdi öyle bir hava oldu ki; sanki derin devlet Ergenekon’la ortaya çıktı. Susurluk ve Ergenekon birebir ilişkilendirildi ve derin devlet bunlardan ibaret kılındı. İyi de bu aradan geçen elli yıl boyunca neden hiç kimse böyle bir oluşumu sorgulamaya cüret etmedi? Desek ki 70’li yıllara kadar gizliden yürütüldü! Ama Ecevit önüne gelene “kontrgerilla da ne ola?” diye sora sora mevzuyu öyle bir dillendirip basının ağzına düşürdü ki, cunta yönetimiyle başa geçen Kenan Evren, daireyi kabul edip, bir de açıklama yapmak zorunda kaldı. Ya sonra? Tekrar sümen altı! Mesele Türkiye’deki komünizm dalgasının yok edilmesi idi ise, 80 ihtilaliyle zaten o konu kapanmış olmadı mı abi? Neden dağıtılmadı daha sonra? O kadar şeffaf devlet meraklısı vardı da, neden bazılarının ölmesi, birilerinin emekli olması, başka birilerinin ecnebi memleketlere ilticası beklendi? Neden üç beş yazar ve sendikacıdan başka, kimse yıllarca var olmasına rağmen kontrgerillayı dillendirmedi?
Dillendirmezler kardeşim, dillendirmezler! Neden dillendirsinler Sevdacım? Dikkat edersen, Özel Harp Dairesi’nin faaliyette olduğu süre boyunca, halkın sürekli kaynamakta olduğunu görürsün. O yıllarda neler oldu neler, haberin yok mu senin canım kardeşim? Sağ-sol çatışmaları yayıldı Anadolu’da. Sokak ortasında, işkencede insanlar öldürüldü. Sonra tekrar sağ-sol çatıştı! Hemen bu arada faili meçhul cinayetler oldu. Derken ihtilal! Sonra -farklı olarak- sağ-sol çatışmaları oldu ve sonra darbe. Meçhul cinayetler sürmeye devam ederken, bir yandan da hem fanatik dinci tarikatlar hem de PKK terörü örgütlenmesini sürdürmekteydi; değil mi güzel kardeşim? Bu örgütlerin yöntemlerine bakarsan gelişimlerinin birbirine paralel, birbirinin eş güdümünde ilerlediğini görürsün, canım kardeşim. Bu durum da sağcı, solcu, dinci, bölücü örgütlerin belki de başka başka yapılanmaların taşeronu olup olmadığı sorusunu bile aklına getirebilirsin.
İlk PKK baskını ne zaman oldu Sevdacım? 1984. Ülkenin bütünlüğüne yönelik tehlike durumunda gerilla yöntemleriyle halkı örgütleyecek olan kontrgerilla da mevcut o tarihte, değil mi? Şimdi diyelim ki 80 ihtilaliyle Türkiye’de komünizm tehlikesinin son kırıntıları da yok edildi. Peki, bu yok oluşun yarattığı boşluk neyle dolacaktı? Kapitalizm! ABD o kadar parayı, silahı, eğitimi boşuna mı vermişti? O hâlde bu nasıl sağlanacaktı Sevdacım? Liberal ekonomi sistemine geçişle…
Anladım abi. Sonuçta amaç; komünizmi bitirmek değil, kapitalizmi dikte ettirmek. Dolayısıyla esas mesele bu aşamada başlamış oluyor. Yani 80 sonrası Özal’ın liberal ekonomi anlayışı, ulusal ve uluslararası ekonomi politikası beş on kişiyi milyoner yapıp binlerce insanı sefalete sürüklerken arada çıkan çatlak seslerin de “sesinin” birileri tarafından kısılması icabı ile taşeronlar hep el altında tutuldu.
Ve kısılan bu sesler güzel kardeşim, başka birilerine korku verdi, veriyor. Bir zaman aynı üniversitede okuyan, aynı davada yargılanan, bazen aynı gazetede yazan insanlar çekinmeden birbirlerine sırtını dönüp “tanımazdım, etmezdim” diyebiliyor. Toplumsal çözülme de işte bu noktada başlıyor ve tüm hızıyla devam ediyor, edecektir. Zaten döneklik yalnızca bizim topluma özgü bir olgu değildir; tersine evrensel bir aydın hastalığıdır. Bir sağa, bir sola… Bir sağa, bir sola… Şanzımanlı Arçelik gibi mübarekler! (2)
Aslında, bütün bunlara gerek yoktu canım kardeşim; hem de hiç gerek yoktu. Yıllarca yazdım, araştırdım, okudum. Ve her sorunun cevabına yaklaştıkça sınırlarımızın öte tarafında kendimi buldum. Ulusal ve uluslararası ticari faaliyetlere, haksızlık ve yolsuzluklara her baktığımda Arap ve İsrail ortaklıklarıyla karşılaştım. Uluslararası politik strateji ve ülke içindeki savunma mekanizmasına eğildiğimde ABD ve yine İsrail güdümüyle sarsıldım. Tecrübelerime dayanarak söylemeliyim ki şimdiye kadar bahsettiklerimiz “derin devletin” d’si bile olmadığına göre, ilk baştan sorduğun Ergenekon bilmecesi de, bu karmaşık bulmacanın olsa olsa en son parçasıdır. Sorulacak sayısız soru arasında hemen birkaç tane sıralanabilir. Mesela;
1996’da Mercedes’in parçalarıyla birlikte ortalığa saçılan Susurluk skandalının netleşmesi için 12 sene beklenmesinin gereği nedir? O dönem İstanbul DGM’de Cumhuriyet Savcıları tarafından yapılan yargılamalar, uzayıp giden davalarda esas çözülmesi gereken; ucu bürokratlara, askerlere, MİT’e dayanan ilişkiler ne hikmetse aydınlanamamışken, şu anki hükümet veya Cumhuriyet Savcılarının farkı nedir benim güzel kardeşim? Ne değişmiştir de rahatça generalinden rektörüne, gazetecisinden TV patronlarına, eski MİT’çiden sanatçısına… Resmen sokaktan yakaladıklarını içeri alıp, sorgular oldular canım kardeşim? Susurluk davasının sanığı da, tanığı da, müdahili de nasıl oldu da bir anda sanık sıfatıyla aynı fotoğrafta yan yana kondu?
Küresel anlamda terörün yön değiştirmesi olabilir mi abi? Türkiye’deki mafya, çete, PKK gibi örgütlerin birinci finans kaynağı uyuşturucu, silah kaçakçılığı değil mi? Türkiye bu trafikte epey etkin bir güzergah.
Ha işte orda kal, canım kardeşim: güzergah-tı. Zurnanın peşrevini nihayet yakaladın. Ancak buna şimdi zaman yok. Bugün çok yoğunum biliyorsun, anma etkinlikleri yapıyorlar benim için! Ama ben önce bir Ankara’yı turlayacağım. Bakalım Marksist’in döneğinden, sosyal demokratın dangalağından ve liberalin alaturkasından kimler kimler var güzel ülkemin kaderine hükmeden, bilirsin hiç sevmem böylelerini, hiç hoşlanmam. (3)
Tamam abi, ama söz ver tekrar görüşeceğiz.
Söz canım kardeşim; yine görüşeceğiz, mutlaka görüşeceğiz.
Dipnotlar
(1) Uğur Mumcu: Liberal Çiftlik
(2) Uğur Mumcu: Tarikat Siyaset Ticaret
(3) Uğur Mumcu: Tarikat Siyaset Ticaret
sevda.eger@politikadergisi.com
[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 12’de yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi öneririz. Sayı 12’yi indirmek için buraya tıklayınız. ]
- Sevda EĞER içeriği
- 1814 okunma

- Rastgele Bir Makaleye Git













Yorumlar
ARTIK BU YAZILARINIZI
Şubat 12, 2009 Gönderen: güneş bakır (doğrulanmadı), 2 yıl 51 hafta önce
Yorum No:496
ARTIK BU YAZILARINIZI TOPARLAYIP KİTAP BASTIRMANIN ZAMANI GELMEDİ Mİ SEVDA HANIM!!!
YİNE SÜPEEER BİR YAZI...
BAŞARILAR DİLERİM..
Yeni yorum gönder