


Günümüzde anlamsız gibi görünen fakat içine girildikçe hayatımızın en önemli konusu olan gelişmeleri yaşıyoruz bu günlerde. Bir hafta önce 19 işçinin hayatını kaybetmesi,7 askerimizin şehit olması, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması, Tekel İşçilerinin demokratik eylemlerine yapılan saygısızlık gibi ülkemizin hafızalarını zorlayan bizim bile hatırlamakta zorluk çektiğimiz nice olaylar yaşanmıştır.
Yukarıda saydığım olayların toplumsal hafızalardan belli bir süreliğine gitmediği veya gitmemesi gerektiğini düşünenlerden biriyim. Çünkü, eleştiri yaparak hakarete varan sözlerle ülkemizin önemli kurum ve kuruluşlarını tehdit eden, kötü sözlerle yüklenen bir anlayışın olduğu yerde onlara göre demokrasi yokmuş. Ben merak ediyorum acaba demokrasinin genel bir tanımı mı var yoksa kişiye göre değişir mi? Mesela, benim yaptığım bir şeyin doğru olmaması halinde bir ülkede demokrasinin olmadığı anlamına mı gelmektedir. Onun için bu görüşü savunan kendilerine bilim adamı, aydın, gazeteci diyen aslında bir omurgasız olan neyi, niçin savunduklarını bilmeyen, tek amaçlarının zamanın koşullarına göre yaşamak olan bu insanların savundukları sadece kendilerine göre demokrasi. Ülkemizde bu tür kişilerin varlığını tartışmamak başlı başına bir sorun, karşımıza alıp konuşmak ve bir şeyleri anlatma girişimleri ise ayrı bir sorundur. Çünkü bu tür insanların beyinleri yıkanmış, uluslararası finansman kaynaklarından paralar ile kendilerine verilen görevleri yapmaktadırlar. Bu hafta içerisinde yaşanan 2 önemli olayda dikkati mi çeken ve aklımda soru işareti oluşturan gelişmeler oldu. Bunlardan birincisi, adına demokratik toplum partisi denilen ve demokrasinin nimetlerini hep olumsuz ve kendi çıkarları için kullanan bir partinin kapatılması ve bundan sonra yaşanılan süreç, ikinci önemli olay ise Kapatılmak istenen ve işçilerinin çoğunun işsiz kalmasının muhtemel olduğu Tekel sorunudur. Bu iki olayı yeterince anlayıp, sindirebilirsek ülkemizdeki sorunlara ters açıdan bakmış olacağız. Çünkü, iki olay üzerinden kavgasını verdiğimiz demokrasinin öneminin ne kadar ülkemizde geçerli olduğunu anlamış olacağız.
İlk olarak demokratik bir ortamda parti kapatılmasının ne kadar doğru olduğunu ve bu konuda yapılması gerekenleri yazmaya başlamayı uygun buluyorum. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bir ülkenin demokrasisinin geliştiğini o ülkedeki partiler yani çoğunlukçu siyasal sistem belirlemektedir. Ancak bu demokrasinin tam şartı değildir. Ülkemizdeki gibi birden çok tabela partisinin olması, hiçbir faaliyette bulunmaması, parti içlerinde liderlik suntanın olması, milletvekili halkın milletvekili değil de parası olanların parti başkanları tarafından seçilmesi gibi olay, olgu ve durumlar bizlerin ne kadar demokratik bir zeminde yaşadığımızın göstergelerinden biridir. Demokrasi konularında yazan, çizenlere baktığımızda kimsenin bu konulara değindiğini görmemekteyiz. Biz yazımında başlığındaki gibi sürece ters bir açıyla bakıp okuyucularımızın görüşlerinde bir nebzede olsa etki bırakmak isteriz. Çünkü bizlerin amacı toplumsal sorunları iyi bir dille ve objektif olarak insanlara iletmektir. Konumuza geri dönecek olursak, bugün kapatılan partinin adını yenisi aldı. Barış ve Demokrasi Partisi. İstifa etmeleri beklenen milletvekillerinin kararlarından vazgeçip bu parti çatısı altında mecliste bulunmalarına olanak verecek düzenlemelerin yapılması yakınlarda gelecektir. Çünkü, Başbakanın Obama ziyareti sonrası ne olacağı, başbakanımızın ne talimat aldığını görmek bakımından bu süreçleri yaşamak zorundayız. Onun için bizler başkaları tarafından yazılmış bir senaryoda oynayan birer figüranız. Bu konuda demokrasinin nimetlerini belirtmek gerekirse, hükümeti bile denetleyebilen bir anayasa mahkemesinin olması, temel hak ve hürriyetlerimizi koruyan, yapılan kanunların denetleyicisi durumunda olan bir mahkemeye haksız ve mesnetsiz eleştirilerin gereği yoktur. Çünkü, oradaki üyeler de kendilerine kanun ve anayasa ile verilen yetkileri yapmakla yükümlüdürler. Hiçbir kötü işe bulaşmamış kişileri durduk yere yargılamazlar. Onun için bu konuda söyleyebileceğim daha çok demokrasi isteyip ancak demokrasinin olmazsa olmazlarını yerine getiremiyorsak orada bir sorun var demektir. Bizler bu sorunu bulup değerlendirip çözüm yolları üretmeliyiz. Sivil toplum kuruluşları, muhalefet partileri, sendikalar gibi kurumlarla koordineli çalışmaları, bütün çalışmaları uluslararası veya Atlantik ötesinden almamalıyız. Otonomiye sahip olan bir devletin kendi karar alıcılarını kendileri devreye sokmaları gerekir. Ancak bu şekilde gerçek demokrasiye ulaşmış oluruz.
İkinci bir konu ise Tekel işçilerinin işlerinden çıkarılması ve yaptıkları eylemdir. Size daha önce olmuş bir olayı kısaca anlatarak karşılaştırma yapma olanağı sunmak istiyorum.33 PKK’lının tartışmalı bir şekilde dağdan gelmesi, onlara maaş bağlanması ve bir takım özlük haklar tanınması, Türk yargı sisteminde ilk defa görülen ayaklarına kadar giden savcı ve mahkemenin kurulması ve sözde pişmanlık yasası gereği serbest bırakılan ancak her defasında pişman olmadıklarını söyleyen yine olsa yapacaklarını belirten, devletin iradeleri ile değil liderimiz Abdullah Öcalan’ın talimatlarıyla hareket ettiklerini açıkça beyan eden bu grup ile demokrasilerin olmazsa olmazlarından sendika, direniş, örgütlenme, eylem, miting haklarını sonuna kadar kullanan, bu ülke için çalışan ve ülkemizin önemli kuruluşlarından biri olan tekel işçisine yapılan muamele arasındaki farkı sizlere bırakıyorum. Demokrasi havarileri geçinenlerin neden bu konu hakkında bir tek yorum yaptıklarını görmüyoruz? Bu ülkede demokrasinin sadece terör örgütü yandaşlığı yapan bir partinin kapatılmasında, yolsuzluklara bulaşmış, laikliğe karşı odak olan bir partinin davasında veya terör örgütü davalarında mı geçerli olduğunu görüyorlar. Ya da ülkemizin her alanında demokrasinin vazgeçilmez ilkelerini mi yok sayıyorlar bilemiyorum. Fakat, gerçeği gözler görüyoruz. Bu ülkenin emekçilerini yok saymak isteyen, çiftçilerini köylülerini yoğun ekonomik baskılarla yıldırmak isteyen bir irade ile karşı karşıyayız. Özelleştirme adı altında ülkemizin en önemli stratejik kurum ve kuruluşlarını yok pahasına satan, kendi aydınlarını içeriye atan fakat pişmanlık yasası adı altında dağdaki teröristleri indiren ve hiçbir ceza vermeyen kişilerin kol gezdiği bir ülkede ne kadar yaşanılabilir? Bu soruyu bugün benim gibi nice insan, nice arkadaşım soruyordur, kim bilir. Onun için aklımızı başımıza alıp bir an önce bir şeyler yapmalıyız. Her şey için yarın çok geç olabilir.
Bu olayların bu kadar dallanıp budaklanmasında emeği geçen herkes unutmasın ki bir gün her şey tersine dönecektir. Bu böyle gitmeyecektir. Bu ülkeyi seven, Türk’ü, Kürdü ile bölünmezliğini kabul eden insanlar var oldukları sürece Atlantik ötesinden gelen emirlerin uygulayıcıları elleri boş olarak geri döneceklerdir. Son olarak: elbet bir gün görüşeceğiz, bu böyle yarım kalmayacak, diyerek sözlerime son vermek istiyorum.
Yorumlar
Yeni yorum gönder