

Toplumların davranışlarına yön veren ve çok boyutlu düşünceler bütünü olarak tanımlanabilecek siyasal ideolojiler, politik, hukuki, felsefi, ahlaki, dinsel birçok temel üzerinde şekillenir.
Dolayısıyla, siyasi ideolojiler arasında çok derin farklılıklar olması tabiidir ve siyasi ideolojiler geniş bir yelpaze üzerinde dağılırlar. Ancak, Türkiye’deki kitle siyasi partiler özelinde bu yelpazenin bir tarafına “sağ” ideolojiyi, öteki ucuna ise “sol” ideolojiyi yerleştirdiğinizde; Türkiye’de ne liberal sağ gerçekte “sağ”ı, ne de sol evrensel anlamda “sol”u temsil etmektedir.

Liberal sağ açısından bakıldığında, liberal düşüncenin özü her alanda bireysel özgürlük anlayışının esas alınmasıdır. Dolayısıyla ekonomide liberal, siyasette kısıtlayıcı olmak liberal düşüncenin özüne ters düşmektir. Ancak Türkiye’de çok partili hayata geçildiğinden bu yana, askeri müdahalelerin yarattığı kesintiler haricinde neredeyse hep iktidarda olan sağın liberalliği sadece ekonomik alanda o da yarım yamalak olagelmiştir. Küçük adımlarla da olsa düşüncenin ve siyasetin özgürleşmesinde, katılımcı ve özgürlükçü bir demokrasiye ilerlemede hep çok cimri olan sağ, ekonomik özgürlüğü de sadece uluslararası şirketlere, tekel ve tröstlere ve bunların güdümündeki IMF, Dünya Bankası politikalarına endekslemiştir.
Oysa liberal düşüncenin özü, sadece kapitali elinde tutana değil, emekçi kesimi de içine alacak şekilde toplumun tüm kesimlerine ekonomik ve siyasal özgürlüğün sağlanmasını ifade etmektedir. Liberal düşüncenin, dolayısıyla çoğulcu demokrasinin içinde barındırdığı bu “tehlike”, Türkiye’deki sağ siyasal iktidarları gerçek liberal olmaktan hep alıkoymuştur.
Oksimoron bir iddia olarak algılanma riski yüksek de olsa, Türk soluna iktidar yolu işte tam da buradan geçmektedir. Sağın liberalleşmemesini doğru okuyan ve evrensel sol ilkelerden ödün vermeyen ama liberalizme de kapılarını kapamayan bir solun Türkiye’de iktidar olması uzak bir ihtimal değildir.
Burada kritik olan ve bu yazının kapsamı dışında değerlendirilmesi gereken husus, liberalizmden kastın 1970'lerden bu yana süregelen hegemonik ve saldırgan neo-liberal sistem olmadığı; bunun yerine yukarıda kısaca ifade edilen çerçeve anlayış olduğudur. Dolayısıyla, bu yazıda vurgulanan, Keynesgil makroekonomik ve sosyal politikalarla kapitalist sistemi ayakta tutmayı başaran mantığın pekâlâ baş aşağı edilerek sola devşirilmesinin mümkün olabileceği; bunun da Türkiye soluna iktidar yolunu açabileceğidir.
Buradan hareketle, iktidara giden yolda sol bir parti,
1. Anti-emperyalist olmalıdır. Buradan hareketle, kapitalist küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olan karşılıklı bağımlılıkların ayırdında; ancak son tahlilde “tam bağımsız Türkiye” anlayışını düstur edinmiş olmalıdır.
2. Hukuk devletini tartışmasız ereği yapmalıdır.
3. Ulusal ekonomiyi ve stratejik çıkarları koruyan planlamacı ve müdahaleci bir devletçilik anlayışına sahip olmalıdır (Serbest piyasa ekonomilerinin hiç de serbest piyasa koşullarına göre işlemediği unutulmamalıdır. Adam Smith’in ünlü “Ulusların Zenginliği” isimli eserinde belirttiği “tek tek bireylerin kendi çıkarlarını maksimize etme çabalarının, kaçınılmaz olarak “görünmez bir el” metaforuyla toplum yararını da çoklulaştıracağı” savı çoktan tarih olmuştur. Çünkü söz konusu “görünmez el” aslında epey görünür bir eldir ve düpedüz devletin elidir. Kendilerini “gelişmiş” olarak sınıflandırılan ve serbest piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği iddia edilen ülkelerin hiç birisinde devlet sadece “bekçi” rolü üstlenmemiştir. Bu piyasaların tamamında ihraç mallara yönelik kotalar, gümrük vergileri, taban fiyat uygulamaları, ihracat sübvansiyonları, ulusal güvenliğe yönelik stratejik alanlarda minimum kamu payı gibi pekâlâ müdahaleci uygulamaların çok yaygın ve baskın olduğu unutulmamalıdır. Son ekonomik krizde ABD ve AB ülkelerinde alınan ve piyasaya çok etkin müdahale ve denetim içeren önlemler bu kapsamda değerlendirilmelidir. Burada mesele planlama ve müdahaleciliğin kimin yararına yapılacağıdır. Hukuk devleti ilkesini tartışmasız gözetmek kaydıyla, sadece burjuva sınıfının çıkarları ile sınırlı olmayacak şekilde geniş toplum kesimlerinin faydasına yapılacak her tür planlama ve müdahale sosyal refah devletinin bir gereği olarak değerlendirilmelidir).
4. Hayatın her alanında, toplumun her kesimine yönelik özgürlükçü ve katılımcı bir demokrasi anlayışını önce kendi içerisinde içselleştirmeli; bu kapsamda, özgürlükçü ve katılımcı demokrasiyi ekonomik ve sosyal politikalarının nirengi noktası yapmalıdır.
6. İşçi örgütleriyle, meslek kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle, esnafla, sanatkârla, farklı ihtiyaçlar ve dinamiklere sahip toplumun dinsel, etnik, ekonomik ve sair farklı kesimleriyle diyalog kurmalı, doğal ittifaklar geliştirmelidir. Bunu hem merkez örgütlenmesi hem de yerel örgütleri aracılığıyla ve üzerinde ciddiyetle çalışılmış, sonuç odaklı, uzun vadeli bir plan ve program çerçevesinde yapmalıdır.
7. Her şeyden ve herkesten önce baldırı çıplakların sesi, sahipsizlerin sahibi olmalıdır. Halkın içinde ve halkla beraber olmayan bir sol düşünülemez. İşsize iş, aça aş, mazluma adalet vaat edebilmelidir.
8. Tüm bunları yapabileceğine dair güven vermelidir, umut olabilmelidir.
Son söz: Türkiye’nin güçlü bir sol muhalefete değil güçlü bir sol iktidara ihtiyacı vardır.
Bulent.Ozmen@PolitikaDergisi.com
Yorumlar
Yeni yorum gönder