Yoksullukla Topyekûn Savaş İçin Radikal Bir Öneri ya da Yoksullar Zengindir ama Sermayeleri Ölüdür.
Eylül 1, 2010 Gönderen: Mithat Bülent ÖZMEN
Giriş
Perulu iktisatçı Hernando de Sonto, 2000 yılında yayınladığı ve bir dizi saha araştırmasının sonuçlarını irdelediği Sermayenin Sırrı adlı kitabında, Batılı ülkeler zenginken, “diğerlerinin” neden yoksul kaldığı sorusuna cevap arar. Neden “diğerleri” yani üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerdeki varlıklar zenginlik üretecek sermayeye dönüşmemektedir? De Sonto’ya göre bu “amansız” sorunun cevabı kayıt dışı ekonomidedir. Kayıt dışı ekonominin kaynağına yoksul göçmen kitleleri ve bunların ticari faaliyetlerini yerleştiren De Sonto, kayıt içine girmenin hem bu durumdaki kişi ve işletmelere hem de ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı açıklamaya çalışır.
De Sonto ve ekibi, çalışmalarının bir parçası olarak ve hayatın bir göçmen için ne denli zor olduğu hakkında bir fikir edinmek maksadıyla Peru’nun Lima kentinde küçük bir elbise dükkânı açar. Amaç yasal prosedürlere uygun bir iş yeri açmaktır. De Santo ve ekibi bunun için gerekli olan tüm yasal formaliteleri ve bürokrasiyi yerine getirmek için Lima’nın merkezine otobüs seyahatleri yapmak ve günün 6 saatini bu işe ayırmak suretiyle tam 289 gün harcar ve ancak bu sürenin sonunda ruhsat alabilir. Ruhsatın alınması ayrıca 1.231 Amerikan dolarına mal olmuştur. Bu rakam Peru’daki asgari ücretin 31 katıdır.
Yine De Sonto ve ekibi kamu arazisi üzerinde bir ev inşa etmek için gerekli olan ruhsatı 52 devlet dairesinde toplam 207 idari işlem yapmak ve ancak yaklaşık 7 yılda bu süreci tamamlamak suretiyle elde eder. Ekibin bu toprak parçası için yasal bir tapu almasıysa 728 işlemi sonuçlandırmasıyla mümkün olur.
Filipinler’de bu sürecin tamamlanması için 53 özel ya da kamu kurumu ile toplam 168 farklı işlem yapmak ve 13 ile 25 yıl arasında değişen bir sürece katlanmak gerekmektedir. Aynı işlemi Mısır’da eski bir tarım arazisi üzerinde yapmaya kalkıştığınızda 6 ila 11 yıl arasında değişen uzun ve zor bir bürokratik süreci tamamlamak gerekmektedir. Bu, Mısır’daki 4,7 milyon adet yasa dışı inşa edilmiş konutu açıklayan anlamlı bir veridir şüphesiz. Ayni şey Haiti, Venezüella, Brezilya ve daha birçok ülke için de geçerlidir.
Türkiye’de Göç ve Göçmen
Peki, bizde durum nedir? Türkiye için henüz bu ölçekte bir saha araştırması yapılmamıştır. Dolayısıyla istatistikî verilere dayanarak görüş bildirmek şu an için belki mümkün değildir. Ama durumun çok da parlak olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Gerçekten de, Türkiye’de büyükşehir nüfusunun çok önemli bir kısmı ülkenin küçük kentlerinde ve daha ziyade kırsal bölgelerde dünyaya gelmiştir. TÜİK verilerine göre sırf 1995-2000 yılları arasında gelenler ve gidenler birbirinden düşüldüğünde nette 23 il göç almış; 58 il ise göç vermiştir. Göç hareketine konu olan insan sayısı 1.017.944’tür. Bu rakam içinde İstanbul’un net göç rakamı hayli dramatiktir: 407.448. Yine TÜİK verilerine göre sadece 2008-2009 yıllarında göç eden insan sayısı 2.236.981’dir. Sırf bu iki yıl içerisinde İstanbul’a göç eden insan sayısı ise 388.467’dir.
Bu veriler ışığında Türkiye’deki göçmen popülasyonun belirgin özelliklerinin De Sonto’nun araştırmasına konu olan ülkelerden çok farklı olmadığını söylemek yanlış bir yargı olmayacaktır. Sonuçta, Türkiye’de de göç büyük şehirlere doğrudur. Ülkemizin doğu ve güneydoğusunda yaşanan güvenlik meseleleri bir yana, göçün ana etmeni bizde de yoksulluktur. Yine Türkiye’de göçmenler anakentin çoğunlukla yeni kurulan ilçelerinde ve bu ilçelerin de belli bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bu tercihten ziyade bir zorunluluktur. Keza böylece kendisinden önce buraya yerleşmiş hemşerileriyle bir arada yaşama, onların deneyimlerinden ve bunun sağlayacağı iş fırsatlarından yararlanma; bundan da öte, yeni çevrelerine uyum sağlarken kendi geleneksel yaşam alışkanlıklarını idame ettirme imkânına da kavuşmaktadırlar.
Göçmenler, yeni yaşam koşullarına ve ekonomik gereklere ayak uydurabilmek için, ilk başta muhtemelen tek başına geldikleri anakente, zaman içerisinde çekirdek ailelerini, kardeşlerini, kuzenlerini, ebeveynlerini hatta uzak akrabalarını da getirmekte ya da gelmelerine vesile olmaktadırlar. Bu, öncelikle ekonomik şartların bir gereğidir. Bunun yanı sıra yaşam dinamikleri tamamen farklı yeni bir sosyal ve kültürel yapı söz konusudur. Bundan da öte, yeni çevreye tam adaptasyon imkânsız değilse de çok zordur. Dolayısıyla geniş ailenin anakente taşınması, geleneksel yaşam tarzını devam ettirme imkânı sağlamakta; yeni ve karmaşık çevrenin beraberinde getirdiği sosyal zorluklara, güven duygusu eksikliğine karşı bir savunma refleksi işlevi görmektedir.
Öte taraftan göçmenler, ekonomik yaşam düzeyinin düşük ve eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bir çevrede yetişmenin zorunlu bir sonucu olarak, nispeten düşük eğitim seviyesine sahiptir. Bu da göç edilen ana kentte daha ziyade inşaat ve hizmet sektöründe çalışmayı zorunlu kılmakta; burada da daha çok kol gücüyle yapılan işlerde çalışma imkânı söz konusu olmaktadır. Bunun istisnası, göç etmeden hemen önce veya hemen sonra köydeki çitin-çubuğun satılmasıyla elde edilen çok sınırlı sermaye ile kurulan küçük esnaf ve sanatkâr işletmeleridir.
Barınmak ve Karın Doyurmak
“Zoraki yeni” yaşamlarına adapte olmaya çalışan bu kitlelerin önceliği barınmak ve karnını doyurmaktır. Sağlık, eğitim gibi zorunlu gereksinimler dahi ikincil sıradadır. Ama toplumun gelir düzeyi nispeten en düşük grubunda yer aldıkları için tasarruf imkânları çok sınırlı, aslında hiç yoktur. Dolayısıyla, birincil erekleri sonradan yerleştikleri anakentte bir ev sahibi olmak ve düzenli gelir getirecek bir işte çalışmak veya bunu sağlayacak bir iş kurmak olan bu kitleler için tasarruf ederek yasal bir ev sahibi olmak neredeyse imkânsızdır.
Gerçekten de, TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 2004 yılında 17 milyon hane halkı bulunmaktadır. En yüksek gelir grubunu oluşturan ve sayısı 3 milyonu aşkın hane halklarının 2004 yılında aylık ortalama geliri 2.462 TL, tasarrufları ise 772 TL’dir. Yine sayısı 3 milyonu aşkın yüksek gelir grubu hane halklarının aylık ortalama geliri 1.167 TL ve tasarrufları 158 TL’dir. En alt ve alt yüzde yirmilik gelir gruplarının toplam tüketim harcamaları ise toplam gelirlerinden fazladır.
Bu durumda göçmen kitleleri, sosyal devlet uygulamalarının sınırlı ya da hiç olmadığı her yerde olduğu gibi, barınmak için gerekiyorsa devlet arazilerine yerleşecek; buralarda gettolar oluşturacak; karınlarını doyurmak için de ya merdiven altı kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışacak ya da bizzat bu işletmeleri kuracaklardır.
Yukarıda konut için verilen bilgiler hem ülkemizde hem De Sonto’nun araştırma yaptığı ülkelerde istihdam için de aynen geçerlidir. Örneğin 1976 yılında Venezüella’da çalışanların üçte ikisi yasal olarak tesis edilmiş teşebbüslerde istihdam edilirken, 2000’li yılların başında bu oran neredeyse üçte bire düşmüştür. Yine 1970’li yıllarda Brezilya’da inşa edilen konutların üçte ikisinden fazlası kiraya verilmek amacıyla inşa edilirken, 2000’li yıllarda kiraya verilen konut sayısı resmi rakamlara göre yüzde üçe kadar düşmüştür. Oysa gerçek durum ne Venezüella’da ne de Brezilya’da değişmemiştir. 1970’li yıllarda durum neyse aynısı 2000’li yıllar için de geçerlidir. Olan ile görünen arasındaki bu devasa fark, bürokratik engeller ve yüksek vergi yükümlülükleri nedeniyle özellikle göçmenlerin yasal haklarından feragat etmelerinden, kayıt dışına çıkmalarından kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de durum farklı değildir. TÜİK verilerine göre, Nisan 2010 itibariyle ülkemizin kurumsal olmayan nüfusu 71,1 milyondur. Çalışma çağındaki nüfus ise 52,3 milyondur. Fakat işgücüne katılma oranı yaklaşık % 50’dir. Yani çalışan ya da iş bulursa çalışmak isteyen nüfus 25,5 milyondur. Ancak, işgücüne katılan nüfus içerisinde kayıtlı işsiz sayısı, yani çalışmak isteyip de iş bulamayan sayısı resmi rakamlara göre Nisan 2010 itibariyle 3,1 milyon olsa bile, bunun böyle olmadığı herkes tarafından bilinen bir sırdır. Bu rakama iş aramayıp da işbaşı yapmaya hazır olanlar ve mevsimlik çalışanlar da eklendiğinde işsiz sayısı 5 milyonu aşmaktadır. Fakat öte taraftan, işgücüne katılım oranı kayıt dışı çalışan nüfus da hesaba katıldığında çok daha yukarılarda bir seviyededir. Keza ülkemizde merdiven altı tabir edilen kayıt dışı işletmeler ve bu işletmelerde istihdam edilen sosyal güvenlikten yoksun kişiler, kayıtlı gayri safi mili hâsıla ile boy ölçüşebilecek büyüklükte kayıt dışı bir gayri safi milli hâsıla yaratmaktadır. Gerçekten de kayıt dışı istihdam oranının % 43’lerde olduğu dikkate alınırsa bunun makul bir öngörü olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Eksik Kapitalize Edilmiş Sektörler ve Ölü Sermaye
Peki, bu kayıt dışı mekanizma nasıl işlemektedir? Aslında bu da herkesin bildiği ve neredeyse tüm dünyada geçerli evrensel bir sırdır. De Sonto’ya göre, “şehre yeni gelenler, sistemi bir kez terk ettiler mi, adları ‘yasadışına’ çıkmaktadır. Bundan sonra, varlıklarını korumak ve mobilize etmek için tek seçenek kendi gayri resmi bağlayıcı düzenlemelerini kullanarak yaşamak ve çalışmaktır. Bu düzenlemeler resmi/hukuki sistemden seçici bir biçimde ödünç alınmış kurallar, ayaküstü uydurulmuş bazı kurallar ve memleketten getirilmiş veya bu bölgede oluşturulmuş törelerin bir birleşiminden hâsıl olur. Bunlar, topluluğun bütünü tarafından savunulan ve topluluğun seçmiş olduğu makamlarca icra edilen bir sosyal mukavele aracılığıyla bir arada tutulur. Bu yasa dışı sosyal mukaveleler, hayat dolu fakat sermaye yetersizliği çeken veya eksik kapitalize edilmiş bir sektör yaratmıştır ki, bu sektör fakirlerin dünyasının merkezini oluşturmaktadır.”
De Santo’nun “eksik kapitalize edilmiş sektörler” dediği bu grup tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “giyim eşyası ve kunduradan tutun da, taklit Cartier saatleri ve Vuitton bavullarına varıncaya kadar her şeyi üreten kulübe (ya da gecekondu) fabrikalar pıtrak gibi her yerde çoğalmıştır. Makine, otomobil, hatta otobüs imal eden işyerleri bile vardır. Şehirlerin yeni fakirleri, kaçak elektrik ve su kullanarak faaliyet göstermek zorunda kalan tam tekmil sanayiler ve komşuluklar yaratmış bulunmaktadırlar. Dolgu yapan diplomasız diş hekimleri bile vardır.” De Sonto’ya göre, “bu hikâye sadece yoksulun yoksula hizmet vermesinin hikâyesi değildir. Bu yeni müteşebbisler, yasal ekonominin boşluklarını doldurmaktan da geri kalmamaktadırlar. Çoğu kalkınmakta olan ülkede, toplu taşımanın büyük bir kısmı ruhsatsız halk otobüsleri ve plakasız taksilerle yapılmaktadır. Üçüncü dünyanın diğer kısımlarında, gerek caddelerde gezdirdikleri el arabalarında olsun, gerek inşa etmiş oldukları binaların odalarında olsun, satış yapan işportacılar piyasada mevcut gıda maddelerinin büyük bir kısmını temin etmektedirler.”
Meksika Ticaret Odası 1993 yılında, 150 bini Mexico City’nin “Federal District”inde olmak üzere, 44 merkezde faaliyet gösteren işportacıların sayısını 443 bin olarak tahmin etmiştir. Bu tezgâhların uzunlukları sadece 1,5 metredir. Bu minik tezgâhlar yan yana dizildiğinde uzunluğu yaklaşık 700 kilometre olmaktadır. Yine Meksika örneğinden gidilecek olursa, Meksika Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün 1994 yılı için açıkladığı gayri resmi mikro işletme sayısı yaklaşık 3 milyondur.
Eksik kapitalize edilmiş sektörlerde çalışan ve bu sektörlerin yaratıcısı toplum gruplarının kazançları ve dolayısıyla tasarrufları da kayıt dışıdır. Örneğin, diğer tüm gizlenebilen varlıkları bir taraf koyup sadece emlak üzerinden bir tahmin yapacak olursak, Türkiye ile çok benzerlik gösteren ve De Sonto’nun “ölü sermaye” diye adlandırdığı kaçak yapıların değerine bakmak çok aydınlatıcı olacaktır.
Buna göre Filipinler’de şehir sakinlerinin % 57’si ve kırsal alanda yaşayanların % 67’si, Peru’da şehirlerde yaşayanların % 81’i, Haiti’de şehirde yaşayanların % 68’i ve kırsal alanda yaşayanların % 97’si, Mısırda ise şehirde yaşayanların % 92’si ve kırsal alanda yaşayanların % 83’ü ölü sermaye konutlarda yaşamaktadır.
Durum Türkiye’de de çok farklı değildir. TÜİK verilerine göre 2000 yılında Türkiye genelinde konut (daire) sayısı 16 milyondur. Türkiye’nin kentsel alanlarında (il ve ilçeler) ise toplam konut sayısı yaklaşık 14 milyondur. Bu 14 milyon konuttan 5 milyonunun inşaat izni, 9 milyonun ise yapı kullanma izni bulunmamaktadır. Normal şartlarda inşaata başlama izni (inşaat ruhsatı) ve sonrasında yapı kullanma izni (iskân) bulunmayan konutlar yasal değildir. Demek ki Türkiye’de yasal prosedürlere bire bir uyumlu konut sayısı söz konusu tarih itibariyle sadece 2 milyondur.
Bu aşamada asıl vurgulanması gereken kaçak yapılaşma nedeniyle değerleri çok düşük olan bu konutların toplam değeri ne kadardır? Yani ölü sermayenin boyutu nedir? Örneğin Manila’da bir kulübeyi 2.700 Amerikan dolarına, Kahire dışında bir kasabada dört başı mamur bir evi 5.000 Amerikan dolarına, Lima’da garajlı, manzaralı, iyi konumda tek katlı bir evi 20.000 Amerikan dolarına satın almak mümkündür. Ancak tek tek küçük denilecek bu rakamların toplam ulaştığı rakam ne kadardır ve bir anlam ifade etmekte midir?
Peru’da ölü sermaye konutların değeri 74 milyar Amerikan dolarıdır. Bu değer özelleştirilebilir kamu kuruluşlarının değerinin on bir mislidir. Bu rakam Lima Menkul Kıymetler Borsası’nın 1998’deki çöküşten evvel mevcut toplam değerinin beş mislidir. Ülkeye tarihi boyunca yapılmış bütün dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Aynı şey Filipinler için de geçerlidir. Tapusuz emlakin değeri 133 milyar Amerikan dolarıdır. Bu tutar Filipinler Menkul Kıymetler Borsası’nda 2000 yılı itibariyle kayıtlı 216 yerli firmanın kapital toplamının dört misli, ülkenin ticari bankalardaki toplam mevduatının yedi misli, kamu kuruluşlarının sermayelerinin dokuz misli ve tüm dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Mısır’da durum daha da dramatiktir. Toprağa gömülmüş ölü sermayenin değeri 240 milyar Amerikan doları kadardır. Bu meblağ Kahire Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören hisse senetleri değerinin otuz katı ve Süveyş Kanalı ve Aswan Barajı dâhil Mısır’a yapılmış bütün yabancı yatırımların elli beş katıdır.
Ve nihayet De Sonto ve ekibi, üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerde yoksulların ellerinde tuttukları, ancak hukuki olarak sahibi olmadıkları gayrimenkullerin değerini, oldukça muhafazakâr olduğunu vurguladıkları bir hesaplamayla 9,3 trilyon Amerikan doları olarak tahmin etmektedir. Bu hesaplamanın yapıldığı tarih itibariyle 9,3 trilyon Amerikan doları tedavüldeki ABD para arzının yaklaşık iki katıdır. Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin başlıca menkul kıymet borsalarında –New York, Tokyo, Frankfurt, Toronto, Paris, Milano, NASDAQ ve diğer kayıtlı on ikisinde- kayıtlı bütün şirketlerin değerleri toplamına neredeyse eşittir. Bu rakam, üçüncü dünya ülkelerine ve eski komünist ülkelere 1989 yılını izleyen on yıl zarfında yapılmış bütün dış kaynaklı doğrudan yatırımların yirmi mislinden fazladır. Dünya Bankası’nın son otuz yıl zarfında vermiş olduğu bütün borçların kırk altı misli olup, bu dönemde bütün ileri ülkelerin üçüncü dünyaya yapmış oldukları kalkınma yardımları toplamının doksan üç katıdır.
Türkiye özelinde de durum çok farklı değildir. Yukarıda, inşaat izni olmadığı için tamamen kaçak sayılan konut sayısının 5 milyon, konutun onaylı projesine uygun yapıldığını gösterir belgenin (yapı kullanma izni) bulunmadığı konut sayısının ise 9 milyon olduğunu belirtmiştik. Bu rakamlardan hareket ederek Türkiye’deki ölü sermayenin büyüklüğünü tahmin etmek çok zor değildir. Buna göre, BDDK ve TCMB verileri dikkate alındığında Türkiye’de bireylere kullandırılan konut kredilerinin ortalama tutarı 70 bin TL’dir. Bankaların kredilendirme oranlarının kabaca evin değerinin % 70’i olduğu da dikkate alınırsa, Türkiye’de bir dairenin ortalama fiyatının 100 bin TL olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki, yasal gereklerin tamamıyla yerine gelmediği 14 milyon konutun toplam değeri 1 trilyon 400 milyar TL civarındadır. Bu rakam Türkiye’nin 2009 yılı gayrisafi milli hâsılasının (954 milyar TL) neredeyse 1,5 katıdır. Yine de, yapı kullanma izni yani iskânı olmayan konutların finans kuruluşları tarafından kredilendirildikleri, dolayısıyla bir şekilde ölü sermaye sınıfına sokulmayabileceği düşünülebilir. Bu durumda dahi, geriye kalan 5 milyon adet inşaat izni dahi olmayan konutun toplam değeri tek başına 500 milyar TL’dir. Ki bu da her durumda muazzam bir rakamdır.
Resmi Mülkiyet-Yasadışı (kayıt dışı) Mülkiyet
Yukarıda verilen rakamsal büyüklükler açıkça göstermektedir ki, batılı ülkeler zenginken, diğerlerinin neden yoksul kaldığının ve bu ülkelerdeki varlıkların zenginlik üretecek sermayeye neden dönüşmediğinin cevabı “ölü sermaye” kavramında saklıdır. Gerçekten de, yukarıda verilen rakamsal örnekler ortada muazzam büyüklükte bir varlıklar topluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bu varlıklar ve bu varlıklar üzerinden sağlanan faydalar yasal değildir. Keza bu varlıklar edinilirken ya yasal gereklikler yerine getirilmemiştir (yasal bir arsa üzerine kaçak bina veya işyeri inşası gibi) ya da bizzat varlığın kendisi yasal yollarla edinilmemiştir (devlet arazisinin üzerine bina yapılması veya doğrudan bu vasfa sahip arazinin işgal edilmesi, kullanılması gibi). Dolayısıyla bu varlıklar resmi mülkiyet sistemine dâhil değildir.
Fakat öte taraftan, bu varlıklar üzerinde kullanmaktan veya işlemekten kaynaklanan “de facto” bir iyelik, bir sahiplik hali söz konusudur. Bunun da ötesinde söz konusu varlıkları kullanan veya işletenlerin bu varlıklar üzerinde hak sahibi olduklarını, en azından o çevrede yaşayanlar kabul etmişlerdir. Esasında o bölgenin yerel resmi görevlileri de (ve hatta bazen merkezi yönetim) bu sahip olma halini zımni olarak kabul etmişlerdir (kaçak bir binaya veya neredeyse tamamı böyle binalardan müteşekkil bir mahalleye su, elektrik, doğalgaz götürülmesi, yol ve okul yapılması, bu binalar için emlak vergisi alınması gibi). Yani söz konusu sahiplik hali en azından belli ölçülerde meşru hale gelmiştir.
Meşruiyeti anlatan güzel bir örnek olması açısından bir anekdota burada yer vermek ilginç olabilir. De Sonto Bali’de pirinç tarlaları arasında dolaşırken ne zaman kazara bir tarladan başka bir tarlaya geçse kendisine bir başka köpeğin havladığını belirtiyor. De Sonto bu örneği verirken, Endonezya’nın resmi hukukundan habersiz olan köpeklerin hangi tarla veya tarlaların kendi sahiplerine ait olduğunu pekâlâ bildiklerine vurgu yapmaktadır. Yani, resmi mülkiyet sistemi ölü sermayeye konu varlıkları tanımıyor bilmiyor veya bilmezden geliyor olabilir. Ancak bu varlıkların fiili olarak kimin mülkiyetinde ve kullanımında olduğu aslında bellidir. Keza ortada, yasadışı hayatın akışı içerisinde ihtiyaçlar ve fiili durumlar çerçevesinde oluşmuş; kendi içerisinde sürekli devinen bir toplumsal uzlaşma (toplum sözleşmeleri) vardır. Gerçekten de, toplumsal hayatın mülkiyet esası çerçevesinde değişmez bir prensibi vardır: “Bize belli bir varlık üzerinde hak tanıyan kendi zihnimiz değil, fakat haklarımıza ilişkin bizinle hemfikir olan diğer zihinlerdir.”
Özetlemek icap ederse, ortada belli ölçüde meşruiyet kazanmış ama yasal dayanağı olmayan bir mülkiyet hakkı ve bu mülkiyet hakkının temsil ettiği devasa bir varlıklar bütünü söz konusudur. Ancak, işte tam da bu sebeple, yani mülkiyet hakkının yasal olmaması nedeniyle sermayeye dönüşemeyen bu varlıklar, bunları ellerinde bulunduran yoksul sınıfların zenginleşmesine imkân vermemektedir. Çünkü ölü sermaye esasında sermayeleşmemiş varlıkları ifade eder. Keza burada sermayenin en önemli özelliği olan dolaşım yeteneğinden yoksunluk söz konusudur. Bu mülklerin sermaye yaratmak amacıyla kullanılabilecek hale getirilmesi ise işin can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Çözüm buradadır. Yasadışı mülkiyet haklarının resmi mülkiyet sistemine entegrasyonu, ulusların kalkınmasında ve yoksulluğun minimize edilmesinde tek başına muazzam katkı yapmaya aday bir büyük çözüm önerisidir. Çünkü ulusların zenginleşmesi ancak ekonomik kalkınma ile olur. Bu da ancak sermaye türetilmesiyle mümkündür. Elbette burada kastedilen sermaye türetilmesi için bunun bir varlığa dayandırılması gerekliliğidir. Yoksa 2009 küresel krizinin çıkış sebebi olarak gösterilen gerçekte olmayan varlıklara dayandırılmış türev ürünler (türev sermaye) bu yazının amacının tam aksine hizmet etmektedir.
De Sonto, bu noktada mülkiyetin varlıkların birincil vasfı olmadığını vurgular. Ona göre mülkiyet, varlıklar üzerinde ekonomik yönden anlamı olan hukuki bir fikir birliğinin ifade edilmesidir. Hukuk sermayeyi sabitleyen ve gerçekleştiren enstrümandır. Dolayısıyla hukukun gayrimenkulün fiziki gerçeğini saptamakla meşgul olmaktan çok, bu varlıklardan artı değer yaratmaya imkân verecek kurallar bütününü tespitle ilgili olması gerekir. Keza varlıklara artı değer yaratma gücü veren bu varlıkların hukuki mülkiyet belgeleriyle temsil edilmesidir. Böylece bu varlıkların finans sektörü ve yatırım faaliyetleriyle hem yasal hem de meşru ilişkisi aynı anda sağlanmış olur. Bu da örneğin, düne kadar teminat değeri olmayan bu varlıkların teminat gösterilmesi suretiyle ticari ve tüketim amaçlı kredi veya yatırım amaçlı teşvik alınmasına olanak verecektir. Bunun hem finans hem de reel sektöre katkısının tahmin edilenden öte muazzam ölçüde olmaması için hiçbir neden yoktur. Sırf Türkiye’deki kaçak konutlara ilişkin yukarıda verilen rakamsal büyüklükler dikkate alındığında, bu büyüklükte bir varlığın finansal sisteme sokulmasının yaratacağı etkinin iyi hesap edilmesi gerekmektedir. Yine bu varlıkların örneğin sigorta konusu yapılabilmesi sigorta ve buna bağlı yan sektörlerin çok ciddi anlamda gelişmesine katkı yapacaktır. İş bununla da kalmayacak, söz konusu varlıklar kayıt altına alınacağı için sırf bu sebeple kamu gelirinin çok önemli ölçüde artacağı, bunun kamu yatırım ve harcamalarına katkı yapacağı; dolayısıyla eğitim, sağlık, adalet gibi birçok önemli alana ek kaynak aktarılmasının mümkün olacağı unutulmamalıdır.
Ölü sermayenin resmi mülkiyet sistemine nasıl entegre edilebileceği hususuna çok kısa değinmeden önce; yukarıda örneklenen ölü sermeyenin kayıt altına alınması hasebiyle kamu gelirinin buralardan sağlanacak vergilerle artacağına ilişkin öngörüye yönelik olası tereddütlere karşı şu gerçeğin de altını öncelikle çizmekte fayda vardır. Yasadışı yaşamanın legal olmayan birçok parasal maliyeti vardır. Yasadışı girişimci üretim ve ticari faaliyeti devam ettirirken rüşvet ve haraç dâhil birçok parasal yükümlülüğe katlanmak zorundadır. Dolayısıyla, elindeki yasadışı varlıkları teminat olarak gösteremeyen, söz konusu varlıkları -kredi kullanarak satın almak mümkün olmadığı için- kolaylıkla elden çıkaramayan, sırf kayıt dışı olduğu için kendi ad ve markası altında mümesillikler vs. açamayan ve dolayısıyla işini istediği ölçekte büyütemeyen, hepsinden de öte kayıt dışında olmanın verdiği psikolojik sıkıntı ve stresten hiç de mutlu olmayan birçok işletme ve varlık sahibinin; adil bir vergilendirme sistemi içerisinde bu özellikteki ticari faaliyetlerini ve varlıklarını kayıt altına aldırmak isteyeceği gerçeği karşısında şaşırmamak gerekir.
Burada kritik olan iki husus vardır. Öncelikle bu her yönüyle bir devlet ya da en azından hükümet projesi olmak durumundadır. Dolayısıyla sadece kayıt dışındakilere değil tüm topluma kayıt altına geçmenin kazanımlarının çok açık bir biçimde anlatılması gerekmektedir. Projenin bu aşamasının başarılı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise devleti neredeyse işletmenin ortağı durumuna getirecek çeşit ve oranda vergiler tesis edilmemesi; bunun yerine adil bir vergilendirme sistemi oluşturulmasıdır. Aksi durumda kayıt altına giren işletme ve varlıkların bir şekilde yeniden kayıt dışına çıkmaları her zaman mümkündür.
Sonuç Yerine: Resmi Mülkiyet ile Entegrasyon
Sonuç olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak için farklı şekillerde oluşmuş ve kayıt dışı ekonominin “yasal” çerçevesini oluşturan ve esasında konusu olan “şey”i mikro ölçekte meşrulaştıran tüm bu toplumsal sözleşmeleri bir araya getirmek ve tek bir mülkiyet sistemi içine yerleştirmek başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bunu yaparken de yukarıdan aşağıya (mevcut resmi mülkiyet sisteminden toplumsal sözleşmelere) ve aşağıdan yukarıya (kaynağını ihtiyaçlardan ve sosyal davranışlardan alan toplumsal sözleşmelerden mevcut resmi mülkiyet sistemine) doğru etkileşimin kaçınılmaz olduğu; öte taraftan böylesine iddialı bir projenin çok kararlı ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiği izahtan vareste bir husustur.
Mithat Bülent Özmen
bulent.ozmen@politikadergisi.com
- Mithat Bülent ÖZMEN içeriği
- 1734 okunma

- Rastgele Bir Makaleye Git













Yorumlar
Yoksullar zengindir
Eylül 1, 2010 Gönderen: İzzet Kütükoğlu, 1 yıl 22 hafta önce
Yorum No:3977
Ülkemizde yoksulluğun sebebi konusunda görüşüm şu şekildedir: Yoksullar zengindir örneği bizim için uygundur. Anadoluda yaşayan biri olarak şunu görmekteyim. İnsanlar anadoluda geçinemediklerini söylemektedirler. fakat bir de bakıyorsun Anadolunun yoksul halkı anadoluda kazandığı parayla istanbulda hemde bir kaç daire almış. günümüzde göç edenler sermayeye de göç ettiriyorlar.
Kayıt dışılığa gelince. Kayıt dışılık artık devlet tarafından önemsenmiyor.
İnsanlar devletten kaçıyorum, kaçırıyorum sanıyor. Oysa devletin hiç kimseyi kaçırdığı yok! devlet paranın döndüğü noktalara tezgahını kurmuş! KDV ÖTV diye uydurup uydurup alıyor! Alıyorda ne oluyor? hiç bir şey olmuyor.
Siyasetin egemenliğindeki devlet topladığı geliri, birilerine dağıtıyor.
Devletin yapması gereken, vergi olarak topladığı küçük paraları bir araya getirip işe yarar hale getirmektir. parayala nfus konturolünü sağlamak, göçü durdurup vatandaşı memleketinde istihdam etmek mümkündür.
fakat devlet yanlış bir yolda ilerliyor. bütçede oluşan toplu parayı çarçur ediyor. Nasıl ediyor?
Şahsi krediler dağıtarak! mesela bu günlerde devlet makina kredisi adı altında kredi dağıtıyor. iki milyra makina alan vatandaşa misal yüzde kırkını ödüyor. vatandaş iki bin liraya makina alıp, devletten sekiz yüz lira para alıyor. bunun adına popülist politika denir! İşte o devletin durduk yerde sekiz yüz lira veridği kişi İstanbuldan daire alıyor.
Devletin yapması gereken bu değildir. Devlet kişlerin ödeyemeyeceği bir araya getirmeyeceği kredileri vermelidir.
Yoksullar zengindir.
Fakat, bu zenginliğin anlam kazanması için devlete görev düşüyor. Devlet aldığı vergileri doğru kullanıyorsa millet zengin olur, Eğer milletten alınan vergiler devlet tarafından doğru kulanılmıyorsa, vergi o millet için zulüm haline gelir!
Bir milletin refah düzeyinin yükselmesi, O ülkenin devletinin kalitesiyle doğrudan alakalıdır.
Ben bunu söylüyorumda "devlet" dediğim zaman kim ne anlıyor?
meclisteki milletvekiline devlet nedir diye soracak olsak, alakasız cevaplar alırsınız. Ülkede devlet ne bilen yok! Anayasaya bakıyorsun bir devlet lafı alıp başını gidiyor ama o anayasaya göre devlet denildiği zaman neyi anlayacağımız belli değil!
Kimine göre devlet ülke demektir. Kimine göre ülkede yaşayan herkes devlettir, kimine göre devlet hükümettir. kimine göre soyut bir kavramdır!
Oysa devlet tarifi olmayan bir kavram değildir.
Bu ülkede devlet bir bilinmeyendir!
Ne olduğu bilinmeyen devletin, ne yaptığı ne ettiğide belli olmuyor!
Böyle bir ülkede de, zenginler yoksul kalmaya mahkumdurlar!
Saygılarımla.
Yeni yorum gönder