Gençliğe Duyulan Korkunun Arkasındaki Neden

Yazıcı-dostu sürümSend by emailPDF
Yazar: 
Selvihan ÇİĞDEM

 

   Haber Türk gazetesinin 25 Aralık 2010 tarihinde birinci sayfasına taşıdığı haberlerden biri de Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Mehmet Pakdemirli’nin üniversite öğrencileriyle girdiği tartışmaydı. Gazetede, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Celal Bayar Üniversitesi rektörü Mehmet Pakdemirli’yi ziyareti sırasında bir grup öğrenci tarafından protesto edilmiş ve öğrencilerin “Cumhuriyeti yıktırmayacağız” sloganları üzerine rektör “Cumhuriyeti kimsenin yıktığı yok. Cumhuriyete saldırı mı var? Kim saldırıyor? Yıkacak biri varsa ona önce ben karşı çıkarım. Cumhuriyet savunulacaksa ben savunurum. Ben bu üniversitenin rektörüyüm. Sana kalmaz Cumhuriyeti korumak. Ayrıca Cumhuriyeti korumakla görevli olduğunuzu söylüyorsunuz. Ben size böyle bir görev vermedim.” diyerek “…sizi üniversiteden de atarım.” şeklinde öğrencileri tehdit ettiği haberi yazılıydı.
 
   Haberin içinde geçen Mehmet Pakdemirli ismi başında “rektör” sanı bulunmasa herhalde bu sözler kahvehanede kâğıt oynayan sıradan birisine mikrofon uzatılmış da onun konuşmaları kayıtlara geçmiş derim. İşi hoca-cemaat ilişkisine vuracak olursak rektör böyle konuşursa kahvehane kültürüne sahip kendinden geçmiş, dünyadan habersiz yığınlar ne yapmaz diye sormaktan kendimi alamıyorum. Şimdi burada aklıma gelen asıl önemli iki soruyu sormak durumundayım: Rektör bu sözleri bilgisizliğinden mi söyledi yoksa rektör bu sözleri bilinenleri çarpıtmak işine geldiği için mi bu şekilde dile getirdi? Eğer birinci sorunun yanıtı “evet”se üniversiteler kapılarına kilit vurulsun öyle ki bu bir eğitim rezaletidir ve bu rektörün eğitim hayatı boyunca tarih derslerinden nasıl geçip de buralara kadar geldiği gözden geçirilmelidir. Yok, ikinci sorunun yanıtı “evet”se koskoca başbakan yardımcısının yanında(!) küçük müdürlük yapan rektörün hangi şartlara bağımlı (güdümlü mü demeliydim burada) olarak bulunduğu düzeyi işgal ettiği ortaya çıkmaktadır ki tablo gerçekten içler acısıdır.

 
   Rektör bey tarihe bakmıyor ama biz bakalım ve bu tip insanlar öğrencilerden neden bu kadar çok korkuyor görelim: II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki hareketinin etkisi öğrenciler üzerinde etkisini gösterir. Daha sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne katılmak üzere İstanbul’da o zamanki adıyla Darülfünun olan üniversitenin çeşitli fakültelerinde gençler örgütlenir ve gerek işgalleri gerekse işgallerin karşısında herhangi bir tavır alamayan basiretsiz yönetimi protesto eder. “Henüz savaş başlamadan İstanbul’da 52 örgütün bir araya gelmesiyle kurulan Milli Kongre’de öğrenci örgütleri de vardı; sonradan bu örgütlerin çoğunluğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ne katıldılar.” (Gençlik Mücadelesi Tarihi II, Kurtuluş Savaşı’nda Gençlik Hareketi, Mustafa Yalçıner)
 
   Yine İzmir’in işgali sırasında İstanbul Üniversitesi’nde toplanan öğrenci gençliği işgalin ertesi günü Fatih’te miting düzenler. 20 Mayıs’ta Üsküdar’da, 23 Mayıs’ta Sultanahmet’te gösteri yaparlar. Bir hafta sonra tekrar Sultanahmet’te öğrencilerin ağırlıklı katılımıyla daha büyük bir miting düzenlenir.
 
   1922 Nisan’ı başında “Darülfünun Grevi” olarak adlandırılan boykot, işbirlikçi Vahdettin ve onun yanlısı yayın yapan Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazeteleri yazarlarından Ali Kemal ve Cenap Şehabettin gibi kişileri ve Kurtuluş Savaşı karşıtı tavırlarını hedef alır. “Edebiyat Fakültesi Kongresi’nde kabul ettikleri bir bildiriyi dekana verip tramvay direklerine astılar. Ali Kemal gibi kişileri fakültelerinde görmekten utanç duyduklarını açıklayan gençler, bu işbirlikçilere karşı duydukları ‘nefret ve tiksinti’lerini bildiriyor, istifalarını istiyor ve ‘bir vatandaş sıfatıyla dahi kendileriyle ilişkide bulunmayacaklarını’ duyuruyorlardı.
 
   Fakat fakülte, profesörler kurulunun beş öğretim üyesi hakkındaki suçlamaları yersiz bulduğunu açıklaması üzerine gençler, bu kez hazırladıkları suçlama yazısını Üniversite Senatosu’na verdiler. Yazıları sansürlenerek basında yer aldı. Suçlamalarına yanıt alamayan Edebiyat Fakültesi öğrencileri, yanlarına Fen, Tıp ve Hukuk fakültesi öğrencilerini de alarak, Türkiye üniversiteleri tarihinin ilk boykotunu gerçekleştirdiler. Dört öğrenci derneğinin aldığı boykot kararının yürütülmesi için dört fakülteden birer temsilcinin oluşturduğu bir boykot            komitesi kuruldu. Başlayan boykota, İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Orman, Siyasal Bilgiler, Veteriner fakülteleriyle, Ziraat, Eczacılık ve Dişçilik ve Deniz Ticaret yüksek okulları da katıldı. 12 Nisan 1922’de, bu eylemli birliğe dayanan Üniversite ve Yüksek     Okullar Öğrenci Birliği kuruldu.” (Gençlik Mücadelesi Tarihi II, Kurtuluş Savaşı’nda Gençlik Hareketi, Mustafa Yalçıner)
 
   Boykot hızla genişleyince çare olarak dönemin milli eğitim sorumluları üniversitenin kapatılmasını uygun görür. Eczacılık ve Dişçilik fakülteleri öğrencileri Kadırga’da saldırıya uğrar. “… Hukuk’ta da bir grup boykotu kırmaya çalıştı. Haydarpaşa’dan yardıma gelen Tıbbiyelilerin katılımıyla önce Kadırga’daki saldırı püskürtüldü ve ardından Üniversite’ye yürüyüş düzenlendi. Hukuk’ta boykot kırıcıları da püskürtülerek derse giren iki hocanın kendiliklerinden derse ara vermeleri sağlandı. Üniversite’de öğrencilerin müdahalesiyle boykot sürdürüldü. Ali Kemal ve arkadaşları çürük yumurta yağmuruna tutuldu.(Gençlik Mücadelesi Tarihi II, Kurtuluş Savaşı’nda Gençlik Hareketi, Mustafa Yalçıner)
 
   Kurtuluş Savaşı yıllarında üniversite gençliğinin temsilcilerinden biri de Hikmet Kıvılcımlı’dır. Sivas Kongresi’ne delege olarak gönderilir. Sivas’ta, mandacılık fikri ateşli tartışmalar sebep olur. Mustafa Kemal’in kaldığı odada bir kısım delege sohbet etmektedir. Tıbbiyeli Hikmet de oradadır şunları söyler:“Paşam, üyesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolunda mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun, şiddetle reddederiz. Farzı muhal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan            batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in            ederiz.” Mazhar Müfit Kansu, bu gencin bu sözleri karşısında, orada bulunanların gözlerinin yaşardığını yazıyor. Mustafa Kemal de heyecanlanır. Odadakilere, gençliğin bu tutumunu örnek gösterdikten sonra Hikmet’e şöyle            söyler: “Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: “Ya İstiklal Ya Ölüm!”        
 
   1915’te Çanakkale Savaşı’nda Darülfünun’un tıp fakültesindeki birinci sınıf öğrencilerinin hepsi şehit olduğu için 1921’de Askeri Tıbbiye mezun verememiştir. Yine 1919 Eylül’ünde İstanbul Hukuk Fakültesi’nde konuşma yapan Profesör Selahattin Bey, I. Dünya Savaşı’nda cepheye giden 1650 öğrenciden savaş sonrası ancak 300’ünün geri dönebildiğini söylemiştir.
 
   Yakın tarihimizden bir başka örnek “68 Gençlik Hareketi” ve bizdeki öncüleri başta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan olmak üzere bu harekete katılan yüzlerce üniversiteli genç. Amerikan emperyalizminin ülkeyi parçaladığını gören ve yurt çapında ulusal direnişi örgütleyen, Amerika’nın 6. Filosu’nu taşlayarak protesto eden, Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal yürüyüşünü düzenleyen, gençlerin üniversitelerde örgütlenmelerinin önünü açan, okuyan, düşünen ve ülkesinin geleceği için kaygı duyan bir avuç yürekli gençlik. Her ne kadar eylemleri dönemin faşist iktidarı ve iktidar yandaşları tarafından darağacında sonlandırılsa da bu son aslında yeni başlangıçlara kapı açmıştır ve bu günün haksızlıklara baş eğmeyen üniversite gençliği işte bu kapıdan geçmektedir.
 
   Tarihte de gördük ki Kurtuluş Savaşı’ndan günümüze kadar üniversiteli gençler iktidarı denetleme ve yeri geldiğinde ona karşı gelebilme gücünü kedinde hep görmüştür. İşte günümüzün Vahdettinleri, Ali Kemalleri, Nihat Erimleri de bundan korkmaktadır. Bu gücün uyanışı demek memleketin sahipsiz olmadığını göstergesidir, bu gücün uyanışı demek gelecekte umudun hep var olmasıdır, bu gücün uyanışı demek ülkede ezilen ama sesini bir türlü duyuramayan kitlelerin örgütlenip dalga dalga mücadeleye hazırlanmalarının yakın olmasıdır. Hep bu yüzden gençlikten ve öğrencilerden korkulmuştur, korkulacaktır.
 
   Kişiliğini önce rektörlük sonra da milletvekilliği koltuğuna bağlayan rektörler öğrencileri susturmaya çalışmadan önce şunları düşünmelidirler: Öğrenci bu ülkede satın aldığı en ufak metanın vergisini ödüyorsa, oy kullanıyorsa, okumak uğruna harç –aslında haraç- ödüyorsa hiç kimse kusura bakmasın, herkes kadar onun da konuşmaya, sesini duyurmaya hakkı vardır. Üstelik protesto hakkı yasaldır. Kişinin öğrenci olması vatandaşlık haklarından kendini soyutlaması demek değildir. Devleti temsil ettiklerini iddia edenlerin kendilerine güvenleri varsa, öğrencilerin karşılarına çıkar ve onların eleştirilerine kulak verip ortak bir paydada değerlendirmeye varır.
 
   Şimdi yazının başındaki rektör hazretlerinin “Cumhuriyete saldırı mı var?” sorusuna yanıt verecek olursak: - Evet, cumhuriyetin asıl savunucularının bir kısmının faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir kısmının da içeride tutulduğu bir ülkede bir yerlere el etek öpülerek geliniyor ve tepeden bakıp bu cumhuriyetin savunucusu benim deniliyorsa gerçekten cumhuriyete ciddi anlamda bir saldırı var demektir. Sizin o koltukta olmanız da bunun en somut örneğidir.
 
   Son olarak hatırlatmak isterim ki Atatürk “Bütün umudum geçliktedir” sözüyle cumhuriyeti asıl, geçliğe emanet etmiştir. O’nun ileri görüşlülüğüyle Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku’nda altını çizdiği noktalar güncelliğini korudukça, gençlik, vazifeye atılmak için içinde bulunduğu durumun ahval ve şeraitini düşünmeyecek, gücünü ise rektörün verdiği emirden değil damarlarındaki asil kandan alacaktır.
 
iletisim@Politika Dergisi.com

 

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
Doğrulama
Dikkat: Sitemize üye olan takipçiler "Doğrulama" uygulamasından muaftır.