Gezi İçin Ne Oluyor Sorusunu Sormak

Yazıcı-dostu sürümSend by emailPDF

Bu soruyu sormak 45 yaş üstü akademisyenlerin haddi değil. Çünkü anlamıyorlar, anlamayacaklar. Ergen diye aşağılananlar, sen ne anlarsın denilenler, büyük sözü dinle denilenler bu işi başlattı. Birikimin boşaltımıdır bu süreç hayırlı olsun.

Her şeyi 12 Eylül’e bağlayarak açıklama şablonu ile gidersek, (ki bu da bir ezberdir) artık 12 Eylül’ün üzerinden geçemeyeceği bir kuşak bu sokaklarda olanlar. Üzerinden geçemese de en çok zararını çekenler. O yüzden sokaktalar.

12 Eylül’ü kim hatırlıyor önce bunu soralım.

1968’in hayatta kalanları, 78’liler bu işin bizzat mağduru, 80-88 arası doğanlarsa mağdurun arka bahçesi, 88 sonrası ise tam anlamıyla kara delik. Bu işi sokağa dökenler 80’lerin ikinci yarısından başlayıp 90’ların ikinci yarısına kadar doğan insanlar. Ve kendilerine ait araçları var: twitter, facebook, youtube gibi.

Büyük devrimci sol kitleler bu süreci okuyamıyor çünkü hiç bildikleri bir alan değil. Teori pratik çatışması yaşanıyor. Sizden ne olur denilenler, apolitik bunlar gölgesinden korkanlar denilenler sokakları işgal ediyor. Duvar yazıları 140 karakterden az. Uzun cümlelerden oluşan pankartlar yok. Bir kuşağın hiç bilmediği dille konuşuyorlar. Çünkü konuşmalarını yasakladılar. Test çözün dediler, köpek gibi yarışın dediler, susun dediler, interneti her yere soktular, konuşmadan yazdılar kısa kısa. Garip insanları dinlediler. İnti İllimani yoktu artık, Rodrigo yoktu, Beatles yoktu.  Justin vardı, One Direction vardı, PSY vardı gariplerdi.

Bu genç kitle yeni dünyayı keşfetti. Bir süre önce Sosyal Medya Üzerine incelemeler başlıklı iki bölüm halinde yazdığım yazılarda da bu durumu işaret etmeye çalışıyordum. Tarif edilmesi zor olan bir kitle geliyordu. Sol desek tam sol değil, anarşist desek tam değil, çevreci desek tam değil v.s. hepsinden biraz birazlardı. Ve onlar sokaklara indi. Sorularını çaldıklarınız, sınavlarda mağdur ettikleriniz, harçlarıyla oynadıklarınız, müfredatlarını değiştirdikleriniz, içtiği biraya karıştıklarınız, kes sesini benim dediğim gibi büyüyeceksin dedikleriniz en sonunda sokağa döküldü. Anlayamayan kitle kitaplarda çözüm aramasın, yani bu işi bir sistematiğe sokmasın. Sokağa ilk çıkanlar kitaplarda yok. Kitaplarınızdaki tüm teoriler 2000 öncesinin. Yani twitter öncesi, facebook öncesi, sözlük siteleri öncesi.

İlk işareti bunlar verdi. Tam 2 yıl önce twitterda örgütlendiler bir slogan yazdılar: a, b, c d e kopyacı, şifreci akp! Gülerek izledik eylemlerini. Ama onlar unutmadılar. Sonra zulüm devam etti. Baskı devam etti. Kürtaj tartışmasıyla kadın bedeninde gezinen baba devlet eliyle işin ciddiyeti ortaya çıktı. Kadıköy’de büyük miting yapıldı.  “Tayyip bi sus” diye döviz yaptılar, yine güldük. Gençlik kısmı güldüre güldüre ilerledi. Esas şimdi gülünecek bir durumdayken kukumav kuşu gibi düşünüyoruz, sonrası ne olur? Merak etmeyin yolunu bulur.

Öte yandan bu işin gerekçeli kısmına bakalım. Örgütleyenler Taksim dayanışması. Gezi parkında ağaçları söküp yayalaştıracaklar, karşı çıkıyorlar. Yedi kat yerin altından, yedi kat yerin üstüne kadar haklılar. Demokrasi 4 yılda bir köpeğin önüne kemik atar gibi hatırlatılan sandıktan ibaret değil. Bu işin Sivil toplum ayağını unutmak demokrasiyi darağacına çıkartmaktadır. Dünya, demokrasinin yeni tarifinde müzakereci demokrasi kavramsallaştırmasına geçmişken katılımcılık, şeffaflık, hesap verilebilirlik ilkelerinin Kamu Yönetimi bölümlerinde laf olsun diye anlatılan ilkelerden olmadığı son süreçte gün yüzüne çıkmıştır. Yönetişim denilen bir kavram var. Çok ortaklı yönetim. Bir kent ise bu yönetilecek alan, o kentte yaşayan tüm bileşenler el birliğiyle o kenti yönetirler. Öyle oyu aldım ben yönetirim ilkesi artık yok. 1960 model seçimler yapmıyoruz. Çağdaşlıktan, demokrasiden bahsederken demokraside toplam kaliteyi arttıracak unsurlardan olan sivil toplum mekanizmaları, akademik odalar, dernekler, sanatçılar, cinsel yönelimleri yüzünden dışlananlar, çöpçüler, beden emekçileri, seks işçileri ve saymayı unuttuğumuz tüm farklılıklara kapılarınızı kapatırsanız sokakları okuyamazsınız.

Gezi Parkı’nda Oyuncular Sendikasının da büyük bir görev üstlendiği özellikle Mehmet Ali Alabora, Şebnem Sönmez, Devin Özgür Çınar, Pınar Öğün, Fırat Tanış, Barış Atay gibi önemli isimlerin dayanışmaya çağrısına yürekten cevap veren tüm insanlık alana akmıştır. Polise verilen gereksiz ve saçma sapan bir yetki sonucu sabah 5’te çadırlara sıkılan gazlar insanları çileden çıkarmıştır. Tüm dünyaya açık hava gaz odası olarak gözüken Taksim Meydan görüntüleri hiç kimsenin aklından çıkmayacaktır. 31 Mayıs, tıpkı 19 Mayıs gibi yerel 1 Mayıs gibi evrensel bir nitelik kazanacak ve öyle gözüküyor ki özgürlük bayramı ilan edilecektir.

Şimdi gelelim bağlantı noktasına. Sanatçılar bundan kısa bir süre için Emek sineması için ayaktaydı. Sanatçıların da patlayacağının işaret fişeği orada yakılmıştı. Anlaşıldı ki kitle yaratılabiliyor. Çünkü bu olay sanatçıların magazinel bir olayı değil. Oyuncu Deniz Atam’ın dediği gibi bizle Emek sineması eylemine gelenler bu sefer resim çektirmiyorlar, omuz omuza sinemamız için mücadele ediyor. İşte kırılma noktası buydu. Sanatçılar, toplumun kendilerine sahip çıktığını, onlara olan hayranlığın bu sefer dayanışarak bir mücadeleye dönüşebileceğini fark ettiler. Facebook birçok insan için çok sıkıcı bir hal almıştı, genelde twitter kullanırlardı. Bunu bilen genç hayran kitlesi nam-ı diğer  “devrimci ergenler” de twitter’a girdi ve hayranı oldukları isimlerin çağrısını gördüler. İşte bağlantı da tamamlandı. Bundan sonrası ise çok daha farklı bir şekilde ilerledi. İlk gazı sanatçılar ve çevreciler yedi. Ondan sonraki her şeyde gençler meydanlara el koydu. Amaç yok, isyan var mantığı devredeydi.

Sıklıkla kullanılan bir cümle bu süreçte “bu işlerin mantığı yok.” Cümlesi oldu. Toplumsal kitle reaksiyonlarında mantık aranmaz. Yalnızca ilk adımın mantığı vardır. Ondan sonrası komün kararlarıdır.

Sokaklarda ezilen kim varsa hepsi oradaydı. İlk destek Çarşı’dan geldi, peşi sıra diğer taraftarlar kolları sıvadı. Türkiye solu, sosyalistleri olayları 3.gününde fark etti. Ağaçlara sarılmayı romantik bir şey olarak gören sol, gelinen noktada mevzi kazanmaya başladı. Buna rağmen, sol örgütler alanlarda flama açmaya kalktığı anda kaybetmeye başladı. Bu genç kitlenin arkasında durmamasını anlayamayan sol, tarihin en büyük sorunlarından biriyle karşı karşıyadır. Gençlik “bizi kategorize etmeden yaşayacaksak yürüyelim, enternasyonali yerelde sağla, kaldır bayrağı” derken, kitleyi arkaya çekmeye çalışanlar bu tarihi fırsatı kendi lehlerine çevirip gücünü arttırmak istiyor.  

Şiddet mevzusu

Bu olayların bu raddeye gelip tüm dünyanın ayağa kalkmasına sebep olan tek şey polis şiddetidir. Polis saldırmasa, insanları gaza boğmasa bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Polis mevzusu basit bir mevzu değil. Polislere verilen eğitim, Polis Akademileri eğitim planı irdelenmeli müfredatı kim yazdıysa yargılanmalıdır. Türkiye’de işsiz kalan üniversite mezunlarından polis olmayı tercih edenler arasında da çevik kuvvete katılanların oranı tespit edilmeli ve tüm çevik kuvvet rehabilite edilmelidir. Çevik Kuvvet içerisinde yer alan bir takım canlılar, karşısındaki olayı bilgisayar oyunu, eylemciyi ise canavar gibi görmekte ve ölümüne saldırmaktadır. İzmir’deki genç kadın arkadaşı görmeyen kalmamıştır. Yine İzmir’de saçından tutulup sürüklenen genç arkadaşı görmeyen kalmamıştır. Abdullah durduk yere ölmemiştir. Polis gaz bombasıyla bir insanı hedef almıştır ki, bu kullanım talimatına da açıkça aykırıdır. 45 derecelik açıyla yukarı doğru sıkılması gereken (bunların hepsini öğrendik izleye izleye maalesef) insana hedef alarak sıkmıştır. Ankara’da ve İstanbul’da kör olanlar, beyin kanaması geçirenler, titreyerek komaya girenler, TOMA suyunun karşısında duran kadın arkadaş her şeyi anlatmaktadır.

İstanbul’a takviye olarak gönderilen polisleri sokakta veya otobüste yatıran zihniyet, bu kadar insana yapılan şiddetin baş sorumlusudur. Yargı önüne derhal çıkarılmalı hak ettikleri en ağır cezayı almalıdır. Çevik Kuvvet başta olmak üzere bu süreçte Emniyet teşkilatı, vatandaş için emniyetli olmadığını göstermiştir. Emniyet ile vatandaşın arasına artık nefret tohumu ekilmiştir. Tüm toplum politize olmuşken, emniyetin yaptığı zulüm ve işkence hiçbir şekilde geri dönüşü olmayan bir süreci yaratmıştır. Polis vurdukça, eylemci vurmaya kalkmıştır. Çünkü eylemcinin gözünde polis, yalnızca hükümetin çıkarını koruyan bir yapı olarak görülmüştür. Oysa emniyetin asıl görevi vatandaşın güvenliğini sağlamaktır. Tüm bunları söylerken, emniyete bu şiddet kullanma talimatını verenler esas sorumlulardır. Adana’da hayatını kaybeden polisin de Abdullah’ın da sorumlusu bu talimatı verenlerdir.

DİL

Başbakan dışında herkes bu işin farkında. Bu yazı 6 Haziran da yazıldı, başbakanın uçakla döndüğü saatlerde. Bu işlerin bu boyuta gelmesinde başbakanın kullandığı dil baş aktördür. Başbakan çocukluğu çıkarırsak hayatı boyunca kendisine itiraz edilmeyen bir insan olarak gelmiş, çabuk öfkelenen, karşıt olmayı haksızlık sayan bir karakterle karşımızdadır.  Haliyle son olaylar, başbakanı ziyadesiyle çileden çıkarmaya yetmiştir. İnsanlar başbakandan geri adım beklerken onun hiçbir şekilde geri adım atmaması ve üstüne üstlük çapulcu gibi tarifleri kitleyi daha fazla tahrik etmiştir. Bir şekilde yurt dışına giden başbakan, yurtdışındayken Türkiye’de her şey daha düşük tansiyonla sürdü. Bu çok güzel bir örnekti tabi anlayana.

Medya

Uydu, dmsart, digiturk, kablo tv v.s. gibi platformlarda yer alan 1000i geçkin kanal olmasına rağmen, kitleyi sokaklara döken en önemli faktörlerden biri de medyanın körlüğüdür. Medya haberi vermedikçe, sokaklar daha da şiddetlenmiştir. Baskı geldikçe penguenler devreye girmiştir. Daha kısa süre önce Reyhanlı sınavında iradesini teslim eden medya bir kez daha aynı küstahlığı, onursuzluğu ve haysiyetsizliği yapınca işler çığırından çıkmıştır. Yapılacak şey bellidir. Tüm medya sahipleri, patronlar ki hepsi holding patronudur, alayı medyadan el çekmelidir.  Medyayı yönetirken, iktidarla ilişki kurmak saçmalıktır. İhale almak için medya satın almak ve iktidarın hizmetine sunmak bu halkın tokadını hak etmektir. Medya bitmiştir, satılmıştır. Halktv, Ulusal Kanal, +1, Hayat Tv, İMC, Kanal B ve tv10 dışında Gezi direnişini gören olmamıştır. İktidardan korkan, halkı kandıramaz sözü ideolojik aygıt olan medyanın düştüğü durumun özetidir.

 

AVM ve Neo liberalizm:

Kuşkusuz en büyük kaybedenler bu süreçte bunlardır. AVM’ler, Starbucks’lar, Kahve dünyaları, MADO’lar, Mc Donaldslar artık kaybetmiştir. Neo liberalizmin genelevi olan borsa da öyle gözüküyor ki yediği tokadın tadını hiç unutmayacaktır. Eğer halk istemez ve almazsa kapitalizm yıkılmaya mahkumdur. Tükettiğimiz sürece var olan yeni tanrı C (Tüketim) ve ibadethanesi olan AVM’ler artık bitmelidir.

Yaşasın bakkallar, yaşasın seyyar satıcılar, kahrolsun paket sütler ve onları üreten sistem!

#direngeziparki

 

İlker EKİCİ

ilker.ekici@politikadergisi.com

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
Doğrulama
Dikkat: Sitemize üye olan takipçiler "Doğrulama" uygulamasından muaftır.