Gericiliğin Paradigmasını Meşrulaştırmak (Tarihsel Kliklere Dair Bir İnceleme)

Yazıcı-dostu sürümSend by emailPDF
Yazar: 
Alper Erdik

Giriş

Az değil, tam sekiz buçuk yıldır, ülkemiz, tarihsel ve çok güçlü bir geleneğe sahip sağcıların, bugüne kadarki en uzlaşmaz partisinin, AKP’nin, tek başına yönetimine tanık oluyor. Bu parti, temsilcilerince de sıklıkla belirtildiği üzere, Demokrat Parti ve ANAP’ın devamı olsa da, onlardan çok daha etkili ve de “tehlikeli” bir konumda.

 “Tehlike”si, tüm sağ partiler gibi emperyalizmin fiili desteğini almasının yanı sıra, her eylemini, büyük bir pervasızlıkla ve açıktan icra ediyor olmasından ileri geliyor. Bugüne kadarki tüm sağ iktidarların hedefi olan şeyi, yani bu toprakların, bütün ilerici birikimini tasfiye etmeyi, dönemsel ve bölgesel koşulların uygunluğunu da kullanarak, küçümsenmeyecek derecede önemli iç ve dış dinamiklerin yardımıyla, önemli ölçüde başarmış bir partiden bahsediyoruz. Devlet kurumlarındaki geleneksel kadroları, sokaktaki mücadeleyi, üniversitelerdeki bilimselliği, toplumsal yaşamın düzenini; yani, hayata dair her alanı, dinci-liberal bir programla, üstelik de yapısal anlamda alt üst eden, şu an devrilse bile, etkileri uzun yıllar devam edecek bir operasyonun faili olan AKP, rejimle hesaplaştığını, her daim alenen ifşa etti ve bunda da, bugüne dek, “başarılı” bir süreç geliştirdi. O kadar öyle ki, “eski” ve “yeni” rejimin savunucuları arasındaki mücadeleye, “eski”den de “yeni”den de hiçbir çıkarı olmayan sosyalistler bile, bir şekilde girdi ve, büyük bir şanssızlıkla, “taraf” oldu. Oysaki, birçok sol siyasetin göremediği şey, “yeni rejim”in, “eski”sinden yüzlerce kat daha gerici olduğu; salt “eski rejim”i savunarak da ilerici olunmayacağı idi.

Sosyalistleri bile, bu denli “gericileştiren” bu süreç, bugün, fazlasıyla irdelenmek ve zihinlerdeki bulanıklık giderilmek zorunda. Bunu yapmak, yine sosyalistlerin işi, ve bu iş, bugünün devrimci görevlerinin başında geliyor. Ancak burada, en önemli nokta, yukarıda da belirttiğimiz, “yeni”nin “eski”den çok daha geri olduğunu unutmamak. Burjuva siyasi hesaplaşmanın dışında, bağımsız bir siyaset oluşturmak, ve bunu kitlelerce savunulur hale getirmek elbette ki çok önemli, fakat, ayakları yere basmayan bir program, yineliyoruz, yukarıdaki dövüşün içinde kaybolmaya yol açar, ki, günümüzde sol adına yaşanan da budur. Düşmanının düşmanını dostu belleyen, Kemalizm’i eleştirmek adına, farkında bile olmadan, AKP’nin peşine takılan sol siyasetlerin bugün bu kadar artması, asla tesadüf değil. Teorik yetersizliğin sonucu pratikteki zayıflık, veya tam tersi, solun zaten büyük sorunu iken; böyle bir kargaşanın tam ortasında kalmak, evet, dediğimiz şeyi yapmayı zorlaştırıyor, ancak, bu, çaba göstermeye engel değil ve bu şartlarda, es geçilemeyecek bir yerde duruyor.

AKP’nin pervasızlığına ve de siyasi hattına dair bir örnek verirsek, sanırım, işe nereden başlayacağımız da netleşecek. Eski faşist, yeni liberal Mümtaz’er Türköne’nin, 18 Ocak 2010 tarihli, Yeni Asya gazetesine verdiği röportajdan bir bölüm şöyle:

‘‘Kemalizm çökmüştür. Bediüzzaman modelinin Kemalist modele göre haklılığını ve doğruluğunu ispatladığını düşünüyorum. Kemalizmin çöktüğü Türkiye’de farklılıkları zenginlik olarak muhafaza eden, düşmanlık yerine hoşgörüyü esas alan Nur hareketi haklılığını ispatlamıştır. Ben Bediüzzaman’ın toplumun değişik kesimleri tarafından yeni yeni keşfedilen bir değer olduğunu düşünüyorum.”

Evet, görüldüğü üzere, olay aslında bu kadar basit. Modernist bir ulus-devletin ideolojisi olan Kemalizm’in yerine Nurculuk veya daha genel olarak dincilik ve de Kemalizm’in kısmen de olsa benimsediği kamuculuk yerine, (sekiz buçuk yıldaki tüm neo-liberal uygulamaları referans alarak söylüyoruz) ekonomide sınır tanımaz bir piyasacılık; AKP’nin paradigmasını özetlemeye yetiyor. Ve bu “dönüşüm” operasyonu, en başta belirttik, hayatın her alanına yansıyor.

Bu AKP paradigmasını analiz etmek ve tasfiye edilen sistemle karşılaştırmak, sosyalist sıfatıyla, bu dönemde, ilk işimiz olmalı dedik. Fakat, konuya eğildiğimizde, bu “mücadele”nin aslında bugüne özgü olmadığını, tarihsel bir sürekliliğe işaret ettiğini görüyoruz. Bu da, tüm riskleriyle birlikte, bizi konuya daha da derinden bakmaya götürüyor ve baktığımızda, “Batıcı-laik-bürokratik” güçleri ve hasımı “İslamcı-Doğucu” cepheyi görüyoruz. Bu vesileyle, bu çalışmada, ilgili tartışmalara; bu konularda çalışmaları olan ve de geçmişte ve bugün, arada kalarak düşülen yanlışların temsilcisi olarak nitelediğimiz iki yazarın tezlerine değinecek ve de aslında, tekrar, başladığımız yere, yazının giriş kısmına döneceğiz.

        
1- Batılılaşma hareketleri ve tarihsel kliklerin oluşumu

1.1 Lale Devri

        
İdris Küçükömer’in, Akşam gazetesinde, 14-17 Ekim 1968 tarihleri arasında yayınlanan ve “Ortanın Solu” denen hareketi eleştirmek amacı ile yazdığı dört makalenin genişletilmesi ile ortaya çıkan, Düzenin Yabancılaşması adlı eseri, hâlâ önem arz etmektedir; zira, yazarın orada ortaya attığı tezlerin bir kısmı bugün dahi tartışılıyor. ‘‘Türkiye’nin ‘sağ’ güçleri, Batıcı-laik-bürokratik güçleri temsil eden Jön Türkler’in İttihat ve Terakki kanadı, Birinci Meclis ve C.H.Fırkası, CHP,  Ortanın Solu’dur. ‘Sol’ güçleri ise Hürriyet ve İtilaf, DP, Adalet Partisi’dir.’’ tespiti ile Türkiye’deki egemen siyasi kuvvetleri, en geneliyle, “Batıcı-laik-bürokratik” ve “İslamcı-Doğucu” olarak belirleyen Küçükömer; bu ayrımın, Batılılaşma hareketlerinin de başlangıcı kabul edilen Lale Devri’nde ortaya çıktığını belirtir ve kitabında döneme dair şunları söyler:

‘‘Nihayet 18. Yüzyıl başına gelince Batı’nın üstünlüğü kabul ediliyor ve bir kapıkulu ya da bürokrat olarak, Damat İbrahim Paşa’nın temsil ettiği bir ‘yenilik’ hareketi başlıyordu. Yeniçerilere ve onlarla iç içe loncalar esnafına göre bu yenilik küfür sayılacaktır. Bu yeniliğin iki özelliği vardı:

a) Batı’yı tanıyarak oradaki gibi yaşamaya özenmek; Nedim’in şiirlerinde anlattığı biçimde yaşamak. Bu görünüşü ile dönemin ismi Lale Devri’dir. Lale’li hayatı sarayla bürokrasi birlikte yaşamıştır.

b) Özel olarak kurulamayan, Batı’da gelişen manüfaktürün benzerlerini devlet eliyle kurmak. (Devletin fabrika kurma hareketi Rusya’da da aynı çağda kalmıştı), ya da sanayi himaye etmek.
 …
Lale Devri, bir yandan, masrafçı yaşantısı ile İstanbul halkı (esnafı, yeniçerisi vs.) ile ters düşmüştür. Öte yandan, sanayileşme hareketi, istihdam edici bir fonksiyona sahip olsa dahi, yeniçeri-esnaf çıkarlarına karşı olmuştur. Yani esnafın ya da işyerinin işlerine sekte vurmuştur.

İşte yukarki iki özellik birlikte Patrona Halil patlamasına sebep olmuştur. İsyan, hem Lale’li yaşantıyı ortadan kaldırmış ve hem de sanayileşme hareketini dağıtmıştır. Yine tekrar edelim ki, temeldeki asıl sebep, yeterli bir üretim güçleri genişlemesinin olmamasıdır.

İşte bu Lale Devri’nde, yaşantısı ve devletçiliği bugünkü ‘Ortanın Solu’ denen hareketin çok küçük bir çekirdeği görülebilir. Ve aynı zamanda, bu devrede bütünüyle karşı çıkan esnaf, yeniçeri, ulema birliğinde bugünkü İslamcı halk cephesinin bir geçmişi bulunmaktadır. Kısaca burada, Osmanlı toplumundan bugüne dek süregelen ikileşmenin başladığı görülüyor. ’’ (1)
       
Bu alıntıdan yola çıkarak, Batılılaşma hareketlerinin ilkinin, yani Lale Devri diye anılan dönemdeki girişimlerin; sadece Saray’ın bahçesinde, sırtlarına mum dikilmiş kaplumbağaların gezintisinden ibaret olmadığı, devlet eli ile fabrika kurulmasının öngörüldüğü ve fakat “esnaf, yeniçeri, ulema”dan oluşan cephenin, çıkarlarının zedeleneceğini anlayıp tüm bunları engellediği bir tarihsel kesiti oluşturduğunu söyleyebiliyoruz. Fikret Başkaya ise, bu dönemi şöyle yorumluyor:
      
‘‘Batı’daki kapitalist gelişmenin, imparatorluğun üretici temelini aşındırması ve insanları mülksüzlüğe, işsizliğe, açlığa mahkûm etmesi yetmiyormuş gibi, bir de egemen sınıfın alafranga yaşama özenip lüks ve sefahat içinde yaşamaya başlaması, yoksullaşan halk tarafından, haklı olarak kendileriyle ‘alay edildiği’ biçiminde algılandı. ‘Gülüp oynayan, hayattan kam alanlara’ ilk tepki Patrona Halil İsyanı’yla geldi. Aslında isyanı başlatanlar yeniçeriler olsa da, isyanın bir yeniçeri isyanı olduğunu söylemek bir resmi tarih kategorisidir.’’ (2)
       
Bu yoruma bakarak, Küçükömer’in aksine Başkaya’nın, dönemin sanayileşme girişimlerini görmezden geldiğini ve bu devletçi ekonomi hamlesine karşı, “esnaf-yeniçeri-ulema” cephesinin, çıkarlarını tehlikede hissedip ayaklandırdığı Patrona Halil’i, bir halk önderi olarak sunduğunu görüyoruz.
        

1.2 Sened-i İtifak

‘‘16. ve 17. yüzyıllarda, imalat sanayinin gelişmemesi, tarım ürünleri lehine olan ticaret hadleri (mübadele oranı) ve para halindeki sermayeye en elverişli yerin toprak olması gibi sebeplerle, zamanla 18. yüzyılda, ister özel mülklerin ya da çiftliklerin genişlemesiyle olsun, ister şehirlerdeki tefeci ya da tüccarların temel üretim aracına (toprağa) sahip olmaya gitmeleriyle olsun, ayan ve derebeyler belirmeye başlamıştır.         
       
Büyük çiftliklerin bir özelliği, dere içlerinde, yüksek değil, alçak bölgelerde sanki bir koloni hareketi gibi kurulmalarıdır (Traian Stoianovich). ‘Derebeyi’ ile bu kuruluşların ilgisi kabul edilmektedir. Hatta 18. yüzyıl sonlarında büyük çiftliklerin, özellikle İmparatorluğun Avrupa kesimlerindekilerin, tarım ürünleri ihracatını geliştirdikleri görülür. Yukarıda değinilen, mülkiyet biçimindeki değişiklik, buradan doğacak ve bu da yeni üretim ilişkileri getirecektir. Nitekim eyaletlerdeki bu ayan, 18. yüzyıl sonlarında iyice güçlenecek, yer yer merkezi otoriteye karşı duracaktır. Toprağa dayanan, yeni beliren bu egemenlik, askeri gücü de gerektirecektir.  Bazı ayanın binleri bulan askeri olacaktır. Ve ayanın toprak üzerinde yeterince güçlendiğini, 1808’de Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın başrolü oynayarak Sultan III. Selim’e kabul ettirdikleri ‘Sened-i İttifak’la anlıyoruz. Görünüşte ayan bununla, devlet meselelerinin kendilerine danışılarak çözülmesini saraya kabul ettirmiştir. ‘Sened-i İttifak’ı sadece bu biçimde kabul, yanlış değilse bile, gerçeği belirtmeye yetmez, eksiktir. Bana göre asıl önemli yanı, miri topraklar aleyhine büyümüş ayan topraklarının fiili toprak mülkiyetinin saraya kabul ettirilmesidir. Çünkü devlet meseleleri üzerinde toprak mülkiyetinin sonucudur. Bu yeni üretim ilişkilerinin açık işaretidir. Bana göre, Osmanlılar’da İngilizlerinki gibi bir Manga Carta aranacaksa, bu, çok defa zannedildiği gibi Tanzimat Fermanı’nda değil, olsa olsa ‘Sened-i İttifak’ta bulunabilir.’’ (3)
       
Küçükömer’in bu şekilde anlattığı ve Manga Carta’ya benzettiği, fakat Fikret Başkaya’nın, Manga Carta’ya benzetenleri “olaylara uzaktan bakanlar” olarak tarif ettiği Sened-i İttifak; bu tartışmalı yönü de dâhil olmak üzere, bizce, Osmanlı tarihinde çok önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Kuruluşundan bu yana, merkezi bir yönetime sahip, toprak sistemi itibariyle feodal düzene çok uzak olan İmparatorluk; artık merkez kaç kuvvetlerin ağırlık ve etkinlik kazandığı ve bu yüzden, her geçen gün aşınan bir yapıya dönüşüyordu. 7 Ekim 1808’de, II. Mahmut döneminde imzalanan Sened-i İttifak’ın, padişahın kendisi dışındaki unsurları tanıması açısından, “tavizkar” bir niteliğe sahip olduğu düşünülebileceği gibi; anlaşmanın maddeleri açısından da tam tersini akla getirebilir. Zira metinde; ayanlar, sadrazamı padişahın mutlak temsilcisi kabul ediyorlar, padişaha ait vergilere el koymayacaklarına dair taahhütte bulunuyorlar, padişaha karşı bir ayaklanma olursa, bunu bastırmada yardım edeceklerini belirtiyorlardı. Aslında bu maddeler incelendiğinde, Sened-i İttifak’ın Batılılaşma ile ne gibi bir ilgisi olduğu; daha doğrusu, eğer ki bu anlaşma Batılı bir yön arz ediyorsa, bunun kime, ne yarar sağladığı sorulabilir. Açıkça görüleceği üzere, bu anlaşma, güçleri kısıtlanmak istenen derebeylerine karşı, padişahın dayattığı bir taktik uzlaşma metninin her iki tarafça kabul edilmesinden ibarettir ve ortada bir kazanan varsa, son tahlilde bu, padişahtır. Nitekim, ayanlar da bu olumsuzluğun bilincindedir ve Alemdar Mustafa Paşa’nın, 15 Kasım 1808’de, bir ayaklanma sonucu öldürülmesi ile, anlaşma sona ermiştir! Velhasıl, burada da son gülen “Batıcı-laik-bürokratik” güçler değil, artık büyük güç sahibi olan ayanları da kendi aralarına katan “İslamcı-Doğucu” cephedir. Zira;
       
“19. Yüzyıl başlarında yukarıda sözü edilen İslamcı cephe çekirdeği karşısında, başlangıçta ‘devleti kurtarmak’ isteyen padişahın yanında, bürokratlar ve ayan vardı. Ayan toprak mülkiyetini sağlayan hukuki isteklerini elde edince yeni bir sınıf olmaya başlayınca, Batılaşma akımından ayrılacak, genel olarak İslamcı cepheyi tutacaktır.’’(4)


1.3 Tanzimat Fermanı

Kendilerini, “resmi ideolojinin karşısında” gören ve bu çalışmada, yazdıklarının üzerinden geçtiğimiz iki yazarımız, Tanzimat Fermanı’nı değerlendirmeye, fermanın ilanının bir yıl öncesinden başlarlar:
      
‘‘16 Ağustos 1838 tarihli ticaret antlaşmasıyla, (Balta Limanı), 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı arasındaki tamamlayıcılık ilişkisi üzerinde durmak önemlidir. Zira ticaret antlaşması, doğrudan kapitalizmin önünü açmayı hedeflerken, Tanzimat da onun siyasal-ideolojik-kurumsal çerçevesini oluşturmak üzere gündeme getirilmişti.’’ (5)
       
Bahsi geçen olayın, Osmanlı’nın dağılma döneminde yaşandığını belirtmemizde fayda var. Ulusal sanayilerini kurmuş, birbirleriyle rekabet halinde olan kapitalist devletler; tam da Doğu ile Batı arasında çok önemli topraklara sahip Osmanlı’yı paylaşmaya, bazen de “korumaya” çalışırken ve İmparatorluğun yapısal özellikleri de, bu dönemde onlara karşı bir direnişe, hiçbir şekilde başka bir alternatif sunmuyor iken imzalanan bu anlaşma, yaygınca söylendiği üzere, Osmanlı’yı bir “pazar” haline getirmişti. Bunun karşılığında, İngilizler de, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa sorununu çözecekti!  
       
Buraya kadar bir sorun yok, her şey açık; fakat Başkaya’nın söylediği, Balta Limanı ve Tanzimat arasındaki bağlantıyı sorgulamak gerekiyor. Evvela, Osmanlı’nın
sadece ekonomik sorunlarla uğraşmadığını, aynı zamanda, bu geriliğin Batılılara verdiği üstünlük sonucundaki dış müdahalelere de maruz kaldığını belirtelim. İmparatorluk mantığına tamamıyla ters olan milliyetçiliğin, Fransız Devrimi’nden sonra, Osmanlı’nın her daim gündeminde olduğu zaten biliniyor. Hiç değişmeyen bir taktikle, büyük devletlerin, bu tip konulardan her zaman faydalanmayı umduğu ve bunu hep başardığı da aynı şekilde… Tanzimat Fermanı, işte böyle bir dönemde, bu sayılanların yaratacağı olumsuzlukları ortadan kaldıramasa bile, en azından hafifletmek amacı ile, “siyasal düzenleme” olarak, ilan edilmiştir.
      
Bu dönemin en önemli özelliği, “Osmanlıcık”ın bir fikir akımı olarak tarihteki yerini, “tam olarak” almış olmasıdır. Dahası, bu akım, fermanla beraber bir devlet politikası haline gelmiştir. Artık, dinsel farklılıklar önemsenmeyecek, vergiler herkesten eşit alınacak, özel mülk edinmek serbest olacak, rüşvet kaldırılacak, mahkemeler açık yapılacak, padişah dahi kanunlara uyacaktı… Fakat bunlar, bir yeni rejim tesisi amacı, elbette ki içermiyordu.  


1.4 Islahat Fermanı

1856’da, Abdülmecid tarafından ilan edilen Islahat Fermanı, aslında Tanzimat’tan pek de farklı bir içeriğe sahip değildi. Padişahın, İngiliz ve Fransızlardan bu kez devleti korumalarını istediği düşman Ruslardı ve bunun bedelinin ağır olacağı da belliydi. Diplomaside, zayıf olan tarafın, çok istisnai bir durum olmazsa, güçlü olanı alt etmesi, koşullar da bahsimiz olan durumdaki gibi ise, pek de mümkün değildir. Islahat Fermanı da bunun bir kanıtıdır. Batılı devletlerin, ettikleri yardımlar karşılığında, Osmanlı’nın iç işlerine karışmasını önlemek maksadı ile, -Paris Anlaşması’nda, böyle bir taahhüt alınmıştır- Tanzimat’taki maddeler ve Hıristiyanların, Müslümanlarla her konuda ve her şekilde eşit olduğu tekrarlanmıştır.
       
Buna dair, Fikret Başkaya’nın “ezber”ini de alıntılamadan geçmeyelim. Başkaya, Islahat Fermanı’nı şöyle özetliyor:
       
‘‘Türkiye’nin tüm orta dereceli okullarında ve üniversitelerin ilgili fakültelerinde ‘ilericiliğin’, ‘reformculuğun’, ‘çağdaşlaşmanın’, ‘Batılılaşmanın’ bir aşaması olarak anlatılan Islahat Fermanı’nın tarihsel anlam ve işlevi şu idi; sömürgeleşme ve kompradorlaşmayı derinleştirmek…’’ (6)

1.5 I. Meşrutiyet

‘‘İç ve dış sorunların imparatorluk yönetimi üzerinde yarattığı basınç, yönetim düzeyinde bir alt üst oluşu veya manipülasyonu dayatıyordu. Böyle bir manipülasyon için de Padişah Abdülaziz’in Rusya’ya meyletmesi gerekçe yapılacaktı… Harbiye öğrencilerinin başı çektiği, Medrese öğrencilerinin de onlara katıldığı bir isyan sonucu padişah katledildi ve yerine V. Murad getirildi… V. Murad’ın padişahlığı sadece üç ay sürdü. Binbaşı Çerkez Hasan’ın Girit sorununu görüşmek üzere toplanan bakanlar kurulunu basıp, Serasker Hüseyin Avni Paşa’yı ve başka bazı görevlileri öldürmesi üzerine, arkasından Padişahın akli dengesinin bozulduğu ileri sürüldü. Hekim raporuna dayanan bir fetva ile tahttan indirildi. Mithat Paşa’ya meşrutiyet sözü veren I. Abdülmecid’in oğlu Abdülhamid tahta çıkarıldı. Mithat Paşa da Rüşdi Paşa’nın yerine sadrazamlığa getirildi. Ama Mithat Paşa’nın sadrazamlığı, Sultan V. Murad’ın padişahlığı kadar bile sürmeyecek, yenilikçi sadrazam, sadece 49 gün görevde kalabilecekti… Mithat Paşa, yenilikçilik retoriğiyle iktidarı ele geçirmek istiyor, Padişah olmak isteyen Abdülhamid de Mithat’ın etkinliğinden yararlanmak istiyor ve Mithat Paşa tarafından daha önceden hazırlanmış Kanun-i Cedid’i benimser görünüyor… Sadrazamla padişah arasında böylesi bir uzlaşma mümkün olsa da, uzlaşmanın kalıcı olması mümkün değildi. Zira meşruti bir yönetim demek, ne kadar güdük de olsa, padişahın iktidarını sınırlamayı gerektirirdi. Bunu çok iyi bilen II. Abdülhamid, ilk fırsatta Mithat Paşa’dan kurtulmak isteyecekti. Bu tavır Paşa tarafından hazırlanan taslağı kabul etmeyip, yeni bir taslak hazırlamak üzere bir komisyon kurulması emrini vererek ortaya koymuştu. Bunun üzerine 28 kişiden oluşan bir komisyon, taslak hazırlamak üzere çalışmalara başladı. Komisyonda ikisi asker, on altısı sivil toplam on sekiz bürokrat, üçü Hıristiyan tebaaya mensup olmak üzere, ulemadan on kişi atanmıştı. Hazırlanan taslak Heyet-i Vükela’da (Bakanlar Kurulu) görüşüldükten sonra padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. (23 Aralık 1876)’’ (7)
        
Yukarıda, Başkaya’dan yaptığımız alıntıyla, ilan edilişini kısaca özetlediğimiz I. Meşrutiyet, artık sınırları çok geniş olmasa da, Osmanlı’yı bir anayasaya ve meclise kavuşturuyordu. Ancak bu çok geniş olmayan sınırlara dahi tahammül edemeyen II. Abdülhamid, 14 Şubat 1878’de, Meclis-i Umumi’yi kapatıyor, Osmanlı’nın tarihinde yeni bir döneme giriliyordu. Bu olayla birlikte, II. Mahmut zamanında başlayan, Tanzimat ve Islahat’la devam eden, İttihat ve Terakki’nin ileride yeniden gündeme getireceği, bir Osmanlı milleti yaratma projesi başarısızlığa uğrarken ve azınlıklar bağımsızlığını kazanmak için mücadelelerini büyütürken; yenilik hareketlerini sürdüren cephede de bir kopuş yaşanacaktı:
        
‘‘Batılılaşmaya, yani medeni olma adına yeni anayasa ve parlamento kurulmasıyla laiklik ilkesine gidilirken, padişahın teokratik egemenliği kısıtlanmaya çalışılıyordu… Ve laikliğin getirilişine de bu arada şahit olan bu halk yığınları, teokratik hükümdar Sultan Abdülhamid’in yanında olurdu. Böylece bürokrat grup ile padişah beraberliği de bozuluyordu. Gittikçe artan bürokratik egemenlik, üretim aracı, toprak sahibi, ayan ya da ağa egemenliği ile de çatışırdı artık.’’ (8)
         
I. Meşrutiyet’e dair, söylememiz, daha doğrusu tekrarla belirtmemiz gereken önemli birkaç şey var. Birincisi, Lale Devri’nden bu yana, Batılılaşma hareketlerini sürdürenler, bizzat devleti yönetenler, padişah ve bürokratlardan oluşurken, buradan itibaren, ayanların ardından, artık padişah da diğer cephededir. Yani bundan sonraki süreç, yine halkın öncüsü olduğu hareketlerden müteşekkil değilse bile, tamamıyla devlet projelerinden ibaret olmayacaktır. İkincisi ise, bu söylediğimizi de önceleyen bir durum olarak, Meşrutiyet’in ilanını yaratan eylemlerde aydınların, Medrese ve Harbiye öğrencilerinin aktif rol oynamasıdır.


1.6 II. Meşrutiyet

Sonrasında İttihat ve Terakki adıyla partileşen ve büyük çoğunluğu asker olan Jön Türkler, Osmanlı’nın yıkılışa doğru sürüklendiği yıllarda, devleti kurtarmak adına devleti yönetenlere karşı mücadeleye girişmiş ve hedef olarak da önlerine 1876 Kanun-i Esasi’sinin yeniden işler hale getirmeyi ve Meclis’in tekrar açılmasını sağlamayı hedef koymuşlar; bunun için de her türlü eylemi gerçekleştirmişlerdi:
      
‘‘1906 yılında Kastamonu’da, 1907’de de Erzurum’da subayların örgütlediği tahmin edilen iktidar aleyhtarı eylemler söz konusuydu. Ama, asıl muhalefet alanı Makedonya idi. Nitekim bu bölgede, 1908 Temmuz ayında Abdülhamid aleyhtarı gösteriler iyice yaygınlaşmıştı. Buradaki gösterilere öncülük edenler de bizzat III. Ordu’nun subaylarıydı. Bu protesto gösteri ve mitinglerine küçük memur, küçük esnaf, bazı serbest meslek erbabının da katılması muhalefet hareketine bir bakıma bir orta sınıf görüntüsü kazandırıyordu… İngilizlerin ve Rusların Makedonya’ya yönelik yeni planları, Rus Çarı ile İngiliz Kralı’nın Reval mülakatı, İttihatçılar tarafından imparatorluğu paylaşmaya yönelik bir komplo olarak algılandı; ve III. Ordu’da yüzbaşı (Kolağası) olan Niyazi Bey’in, dört yüz kadar adamıyla Resne’de dağa çıkışı, ayaklanmanın fitilini ateşledi… Abdülhamid’in, Niyazi Bey’in başlattığı isyanı bastırmak üzere gönderdiği Şemsi Paşa, İttihatçılar tarafından öldürülünce, Niyazi’nin üzerine yolladığı Tatar Osman Paşa’nın da bizzat Niyazi Bey tarafından dağa kaldırılması, Abdülhamid’in işin ‘ciddiyetini’ anlamasına vesile oldu. Artık ayaklanmanın ‘üç beş densizin’ eseri olmadığı ortadaydı. Sultan II. Abdülhamid 23 Temmuz 1908’de yürürlüğe konduğunu ilan ediyordu.’’ (9)
       
23 Temmuz 1908’de ilan edilen, daha doğrusu ettirilen II. Meşrutiyet; Fikret Başkaya’nın, yukarıda görüldüğü üzere, yaptığı gibi sürekli askerlerin bu işteki etkinliğinden bahsederek, küçümsenecek bir şey değil, tersine Türkiye tarihi açısından, hem olumlu hem olumsuz yönleriyle, büyük öneme sahip bir olgudur. Bir kere, bu toprakların, gerçek anlamda, ilk burjuva devrimidir. Dahası, bu dönemki olaylar, Cumhuriyet’in ilanıyla sonuçlanmış, yaşadığımız ülkenin kuruluşunu doğurmuştur. Ama tabii ki bunlar görmek isteyene… Darbeci-komplocu diye etiketledikleri askerlerin eseri olduğunu söyleyip karaladıkları Temmuz Devrimi, evet halkın öncülüğü ile yapılmamıştır ama, halkın taleplerini program kabul etmiş, Başkaya’nın sadece ikisini zikrettiği, ki sayısı çoktur, şehirlerdeki vergi ayaklanmalarını da maaşını alamayan askerlerin isyanlarını da birleştirmiş İttihatçıların haklı mücadelesinin sonucuydu. Onların karşılarında yer alan, “İslamcı-Doğucu” cephenin o dönemki temsilcisi, Hürriyet ve İtilafçılar ise, devrimin ardından, devrimi nasıl boğarız, emperyalistlerle nasıl uzlaşırız derdindeydi!
      
İttihat ve Terakki’nin bu mücadelesini büyüten ve onları başarıya taşıyan belli başlı şeylerden bahsedersek, sanırız konu daha iyi anlaşılacak; devrimin “üç beş çapulcu”nun eseri olmadığı netleşecektir. Batılılaşma hareketleri boyunca, önemli bir yeri olan, Osmanlı milleti projesi, II. Abdülhamid döneminde rafa kaldırılmış, İslamcılık ön planda tutulmuştu. Azınlıklar ise, elbette bu durumdan rahatsızdı. Ayrıca, halkın yaşam koşulları her geçen daha da kötüye gidiyor, İmparatorluğu her an paylaşmaya hazır emperyalistler baskılarını iyice artırıyordu. Hâsılı, toplumun hemen her kesimi, bir şeylerden muzdaripti. Bu sayede, İttihat ve Terakki, yaygın ve güçlü bir örgütlenme sağlamış ve bu durum, Meclis’in açılmasından sonraki seçimlere de yansımıştı. Hemen her etnik gruptan vekil, temsil hakkı kazanmıştı. Artık, memlekette, burjuva anlamda da olsa, “hürriyet” vardı.
     
Yukarıdakiler, işin kulağa hoş gelen yönü elbette; fakat bu dönemde hep de iyi şeyler olmadı. Örneğin, Ermeni tehciri denen ve yüz binlerce insanın yaşamını yitirmesine sebep olan katliamlar da İttihatçılar zamanında oldu. Ancak, burada yine bir durmak ve Fikret Başkaya’nın söylediklerine değinmek zorundayız. Ermeni tehcirine dair şöyle diyor Başkaya:
     
‘‘… amaç, Anadolu’yu ırkçı-milliyetçilik projesi için sorun yaratan veya (yaratma potansiyeli olan) unsurlardan temizlemekti. Bu amacın gerçekleşmesi, ‘Ermeni tehciri’ denileni gündeme getirmişti.’’ (10)
       
II. Meşrutiyet’in ilanını, bir burjuva devrimi değil de, “komplocu-çeteci-diktacı” askerlerin bir marifeti olarak görürseniz, doğal olarak Ermeni katliamlarını da, ırkçılık ve milliyetçilik sonucu yaşanmış olarak değerlendirirsiniz! Ne yazık! Her daim, “realite ile retorik arasındaki çelişki”yi deşifre etmeye çalıştığını iddia eden Fikret Başkaya, “bilim adına ürettiği” kendi retoriğini gözden geçirmek zorunda! Hâlâ çok tartışılan bu konuya dair, bizim yorumumuz ise şudur:
       
‘‘İttihat ve Terakki’nin sınıfsal pozisyonu da gayet netti ve ‘burjuva eğilimler’, sadece ‘demokrasi’ alanında değildi. Cemiyet’in ‘özgürlükçülüğü’ her şeyden önce, pek tabii ki tüccarlar, yani o dönemin kapitalistleri içindi. Talat Paşa şöyle demiş: ‘Her savaşta Türk olmayan elemanlar zenginlik sahibi oluyorlardı; vatandaşlar ise, insanca zayiat verdikten başka, fakirlik ve zarurete de düşüyorlardı. Bu bakımdan, yurttaşları ticarete teşvik etmek ve kendilerine kolaylık göstermek gerekli görüldü.’Talat Paşa’nın ‘yurttaşları ticarete teşvik etme’ amacınınsa ‘özel’ bir anlamı vardı: Burada kastedilen yurttaşlar yalnızca Türklerdi. Çünkü bu topraklarda ticareti yönlendirenler, her daim, Türkler dışındaki etnik gruplardı. Bu konuda, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi adlı eserinde şöyle söyler: ‘Ermeni kapitalistleri, İslamlıkta faiz haram olduğu için, Türkiye’de Müslüman tefeci sermayesinin Osmanlı kuruluşundan beri paravanası idi; Kanuni Sultan Süleyman çağında kesim düzeni (Mukataalar) yayılınca, Yahudi ‘Dolap’çıların bezirgân sermayesiyle iş bölümü yaptı; 19. yüzyılda doğrudan doğruya İngiliz dış ticaretinin imparatorluk ve Orta Asya yolları  üstünde imtiyazlı acentesi oldu. Nüfusun ortaçağda yaşayan büyük çoğunluğu üstünde yüzde kırık azınlığın etkisi aktifti.’ (Bu tespit, elbette ki Ermeni ve Yahudilerin tek bir sosyal sınıftan oluştuğu iddiasını içermiyor.) İşte bu tarihsel gerçeklik ve Talat Paşa’nın açıkça belirttiği ‘kutsal amaç’, 1915’te yaşanan olayları anlamamızı sağlayacak temel noktalardır.’’ (11)
       
Bu döneme dair, mutlaka değinmemiz gereken bir başka konu ise, 31 Mart Olayı’dır. Bilindiği üzere, birilerinin desteği ve kışkırtmasıyla, ki bunların İngilizler olduğu söylenir, “dinin elden gittiği” laflarıyla, İttihat ve Terakki’yi devirmek için ayaklanan şeriatçıların, yani “İslamcı-Doğucu” halk kitlesinin eseri olan bu isyan; bugün de devam eden, dinci-liberal ittifakının tarihteki “gurur tablo”sunda yerini almıştır elbette ama, bizim “resmi ideoloji karşıtı” yazarlarımız, onu, herkesten daha çok önemser ve savunurlar. Küçükömer’in bu konudaki yorumu ibretliktir:
      
‘‘İslamcılar, emperyalizmin, gâvurluğun karşısına çıkmışlar, Batı’yı yenmişlerdir. 31 Mart ve benzeri olaylar, hatta Menemen Olayı, Batı emperyalizminin derine inen şartları içinde, üst yapıda İslamcı ve Batıcıların verdiği karmaşık kavganın tek yanlı olmayan örnekleridir. Bu olayların tarihi yeniden yazılmalıdır bence.’’ (12)
       
Bunu, ileride değerlendirmek üzere geçiyoruz ve yine daha önceki ve yukarıdaki kısmı da içeren bir yazımızdan yapacağımız alıntıyla, II. Meşrutiyet dönemini özetliyoruz:
       
‘‘Osmanlı’nın özgün koşullarından kaynaklı olarak, o dönemler, bu topraklardaki burjuvazi ticaret alanındaydı ve bunun doğal sonucu da kompradorluktu. Bu tüccar burjuvaların Batılı kapitalistlere acentelik yapmadan var olmaları imkânsızdı. O halde İttihat ve Terakki’nin amacına ulaşması; yani ticaret ve yeni yeni oluşturmaya çalışacakları sanayi burjuvazisini ‘millileştirebilmeleri’, öncelikli olarak azınlıkların, özellikle de Ermenilerin, bu alandaki nüfuzunu kırmalarına bağlıydı. (Tam bu noktada belirtmekte fayda var; dini ve milli ayrım gözetmeksizin, tüm Osmanlı halklarını bünyesinde barındıran ve bu sayede 2. Meşrutiyet’in ilanını sağlayan İttihatçıların, Balkanlardaki ayrılık hareketlerinin de etkisiyle, önce İslamcı sonra Türkçü-Turancı politikalara sarılmaları, bir tesadüf değil; aksine tarihsel zorunluluk ve elbette kendi bakış açılarıyla gerekliliktir.) Bu da ancak, kapitülasyonlar sayesinde ‘Osmanlı’nın efendisi’ haline gelen İngiliz ve Fransız emperyalistlerini yenilgiye uğratarak gerçekleştirilebilirdi. Ve bu da, en az onlar kadar güçlü olduğu düşünülen başka emperyalistlerle işbirliğiyle sağlanabilirdi!
       
Bu formülasyon, İttihatçıları Almanlara yakınlaştırmış, yeni ‘stratejik ortak’ olarak onların yanına sürüklemiştir. (Böylece, Milli Eğitim’in tarih kitaplarında değinilen, ‘Enver Paşa’nın Alman hayranlığı’nın da bir magazin öğesi olduğu tezini oluşturabiliriz.) Bu durum da, tıpkı bugün olduğu gibi, ülkedeki çeşitli odakların arkasını dayayacak birer dış güç bulma ve iç, dış politikayı bu eksende değerlendirmeleri sonucunu yaratmıştır. Sultan ve azınlık burjuvaları İngiliz ve Fransızlara, İttihatçılar Almanlara güvenerek hareket etmiş ve büyük kapışmanın ilk raundu, 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’yla birlikte başlamıştır. Tabii, bu Batılı emperyalistlerin asıl derdinin bölgemizdeki pazar arayışı olduğunu ve bu topraklarda yaşayıp kaderini onlarla birlikte çizmeye çalışanları zerre kadar umursamadıklarını belirtmeden geçmemek lazım!
       
İttihat ve Terakki, Almanlarla imzaladığı ittifak anlaşması gereğince, savaşa dâhil oldu; daha doğrusu Osmanlı’yı dâhil etti. Bu yüzden imparatorluğun dört bir yanında açılan cephelerde yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Savaşın sonunda ise (1918), müttefikleriyle birlikte tam bir hezimet yaşayan ve bu toprakların fiili işgaline yol açan İttihatçılar, kendi sonlarını hazırlamış oldularsa da, yerli kapitalistlere verdikleri sözü başarıyla yerine getirdiler.’’ (13)
      
2- Cumhuriyet dönemi

2.1 1923-1950


‘‘Mahmut Şevket Paşa suikastıyla, artık İttihatçılara uzun iktidar dönemi açılıyordu. 1918-1922 ara dönemi de dâhil, yaklaşık 37 yıl (1913-1950) iktidarda kalacaklardı. Bu arada, Cemiyetin adının Cumhuriyet Halk Fırkası (daha sonra Partisi) olarak, Devletin adını da Türkiye Cumhuriyeti ( T.C.) olarak değiştirilmesi gibi ‘yenilikler’ de olacaktı elbette… Beş yıllık ‘Milli Mücadele’ döneminde bir sarsıntı geçiren İttihatçı iktidarı, 1922’de tekrar toparlanıp kaldığı yerden yoluna devam edecekti. Elbette bu zaman zarfında İmparatorluk tarihe karışacak, imparatorluğun yaklaşık 24 milyon kilometre kare alanından 780 bin kilometre karelik bölümünde ‘yeni devlet’ varlığını sürdürecekti…’’ (14)   
      
Fikret Başkaya’dan yaptığımız bu alıntıda vurgulanan, İttihatçılar ve Kemalist kadro arasındaki devamlılık ilişkisi ve de ülkenin sınırlarının çok büyük oranda daralması arasındaki tezatlık, aslında Başkaya’nın ilk iddiasına dair, bize pek de fazla söyleyecek söz bırakmıyor. İttihatçıların, “hatalı” politikaları nedeniyle iktidarı yitirmeleri, dahası Osmanlı’yı felakete sürüklemeleri, kendilerini adeta bir uçuruma doğru itelemiş, padişahın baskıcı yönetimine karşı, azınlıkları dahi örgütleyerek iktidarı ele geçirenlerden burjuva devrimcisi Enver Paşa, Sovyet askerleri ile girilen bir çatışmada yaşamını yitirmişti; amaç, sınırları yine çok geniş, Türkçü bir devlet kurmaktı! Mustafa Kemal ve ekibi ise, bölgedeki emperyalist yağmadan kalan topraklarda, modern bir ulus-devlet kurmak istiyordu ki, nitekim, öyle de oldu. Bu bile, aradaki farkı yeterince yansıtıyor. Fakat şu var; elbette ki, Kemalist kadro da İttihatçıydı ve de yukarıdaki tarihsel Batıcı ve tabii ki İttihatçı gelenekten geliyordu, ancak Cumhuriyet’in ilanı, yukarıda değindiğimiz durakların hepsinden çok daha farklı bir olaydır.
     
Yeni Türk devletinin paradigması olan Kemalizm’i ve ondan ayrı düşünülemeyecek Kurtuluş Savaşı’nı, yazının konusu ve kapsamı dâhilinde, uzunca değerlendirme imkanı yok; fakat, bunlara kısaca değinmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz ki, ama emperyalistlerce her değeri aşağılanan, dahası yaşadığı toprakları fiilen işgal edilen Anadolu halkının Kemalistlerce örgütlenen “öfke”si, ama dönemin emperyalistler arası rekabet ve kapışmasının yarattığı “uygun ortam”, bu ülkenin kurulmasına vesile olmuş, Kemalist kadro da Cumhuriyet’i kendi programı çerçevesinde ilan etmiştir. Bu esnada, bir iç savaş da yaşanmış, İttihatçıların “maksimalist” kanadı tasfiye edilmiştir. Hâsılı, bu toprakların ikinci ve son burjuva devrimi gerçekleşmiştir.           
      
Kemalist Cumhuriyet, dünya görüşü, emperyalizme tam anlamıyla bir karşı duruşu hiçbir zaman taşımayan, daha doğrusu, böyle bir niyeti pek de olmayanlarca kurulmuş; kurucu kadro tarafından modern, laik ve yukarıdan bir devlet ve toplum inşası ( Samir Amin’in “aydın despotluk” tarifine uygun) olarak geliştirilmiştir. Yeni devlet, kâğıt üzerinde veya kısmen, bağımsızdır. Fakat kurucuların, Lozan’da, Lord Curzon’un İsmet İnönü’ye söylediği, ‘‘Siz, paraya ihtiyacınız olunca, nasıl olsa bize başvuracaksınız.’’ sözünün anlamını hiçbir zaman kavrayamamaları, bu kâğıt üzerindeliği baki kılmıştır. Bunun yanında Kemalizm, siyaseten, hiçbir zaman pragmatizmden kopmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın öncesinde görülen bu durum, devletin temel yapısını belirlemiş, zamanla “altı ok” denilen ilkeleri yaratmıştır. Bunların hiçbiri özgün değildir, bu yüzden, ilerleyen dönemlerde tasfiyeleri de zor olmamıştır.
      
Kemalizm’in, yapısı itibari ile “radikal”liği de hep sınırlıdır. Örneğin, halkın üzerindeki yoğun İslami baskı, bir ölçüde kırılmışsa da; halkı daha ileri bir sisteme ulaştıracak olan sosyalizmin o dönemki temsilcilerine asla yaşam imkânı tanınmamıştır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıma gibi ilerici bir hamleye rağmen, dönemin faşist ülkelerinden birinin ceza yasası, yeni devlete transfer edilmiştir. Bu ülkede sınıfların olmadığı, herkesin eşit olduğu söylenmiş, ama 1924’te 1 Mayıs yasaklanmıştır vs. Yani, Kemalizm, çelişkiler üzerinden şekillenmiştir.
      
Cumhuriyet’in veya Kemalizm’in o dönemki muhalifleri ise, ki onlar yine “İslamcı-Doğucu” cephenin temsilcileridir, elbette bunlar üzerinden değil, yine mevcut duruma göre çok daha geri olan taleplerle politika yapmışlardır. İlk yıllarda kurulan ve sonrasında kapatılan iki partinin üyeleri ve söyledikleri, bunun kanıtıdır. Bu çizginin daha sonraki temsilcisi ise Demokrat Parti olmuştur. CHP’nin üzerinde çalıştığı toprak reformuna muhalif vekillerden dördünün -Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan- girişimiyle kurulan DP, katıldığı ilk seçimde 66 sandalye kazanarak girdiği Meclis’e, 1950 seçimlerinde 408 vekille ve tek başına iktidar olarak gelmiştir ve Kemalizm’in karşı-devrim süreci fiilen başlamıştır.  



2.2 1950-2002

Demokrat Parti iktidarı, 1923’ten bu yana, yeni rejime kin besleyen her türlü gericinin ittifakıyla sağlandı ve Türkiye’de her açıdan yeni bir dönem resmen başlamış oldu. Tam da günümüzdeki gibi bir siyasi hegemonya ile, o tarihe kadar CHP eliyle yapılan her icraat kötü olarak gösterildi ve “muhafazakar halk”, bu “musibet”lerden “kurtarıldı”. DP döneminde, nice devrimci eğitimci yetiştiren Köy Enstitüleri ile birlikte, 478 Halkevi ve 4332 Halkodası da kapatıldı. Ezan tekrar Arapça okunmaya başlandı. 6-7 Eylül vahşeti yaşandı. Türkiye NATO’ya girdi. ABD ile ikili anlaşmalar ve dış borçlar fazlalaştı. İmam-Hatipler ve camilerin sayısı katlandı… Kurucusunun, şeyhler, dervişler ülkesi olmadığını söylediği Türkiye; Adnan Menderesçe, partisinin vekilleri isterse, şeriatla bile yönetilebilecek bir ülke haline geldi! DP’nin, 7 yılda üst üste 3 seçim kazanmanın verdiği özgüvenle, artık bariz bir diktatörya kurması; Küçükömer tarafından “Batıcı-laik-bürokratik” güçler diye tabir edilen kesimce kabullenilmedi ve bu cephe, geçici de olsa, “İslamcı-Doğucu” cepheyi mağlup etti. 27 Mayıs 1960’da yapılan askeri müdahale, sadece Türkiye siyasetini değil, bizzat Ordu’yu da yakından etkiledi. Birkaç yıl sonra, bu müdahaleyi yapanlarla aynı çizgideki tüm askerler tasfiye edildi ve Ordu da, günümüze dek, generallerinin tüm laiklik, çağdaşlık vs vurgularına rağmen, “resmen” olmasa bile, yaptıklarının sonuçlarıyla, “İslamcı-Doğucu” cephenin önemli bir unsuru oldu.
       
27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasındaki dönem, belki de Türkiye’nin en harekeli yıllarını kapsıyor. Bu süreçte 3 tane askeri müdahale yaşanıyor, defalarca genel seçim yapılıyor, siyasi iktidar sürekli el değiştiriyor, her şeyden önemlisi, devrim ve sosyalizm somut bir şey olarak insanların hayatına giriyordu. Yazının konusu açısından bakarsak, bu olay, “İslamcı-Doğucu” cepheyi de canlandırmıştır. Asteğmen Kubilay’ın kafasını kesen yobazların torunları, bu kez ABD emperyalizmine karşı mücadele eden devrimcileri öldürmekten kaçınmamış; milliyetçilik ve İslamcılık, devlet eliyle ve bu kez daha tehlikeli biçimde örgütlenmeye başlamıştır.
      
12 Mart 1971’den bir ki yıl sonra, devrimci hareketin yeniden toparlanmasının paralelinde faşist terörün de tırmandırılması, bir devlet politikası olarak uygulandı ve en nihayetinde uluslararası sermayenin ve “yerli” patronlarının istediği şekilde bir yönetim, askerler eliyle, 12 Eylül’de tesis edildi. Bundan sonrası ise, kısa süreli istisnalar dışında, kesintisiz biçimde, sağ partilerin, sırayla iktidar oldukları bir süreçti. Fakat 3 Kasım 2002 tarihinde, birkaç satırla anlattığımız bu süreci, nitel bir sıçrayışa dönüştürüp, tek başına iktidar olan AKP, Türkiye tarihinin, bizce, “en karanlık dönem”ini başlatıyordu ki, buraya kadar yazdıklarımızın hepsi, aslında bu “en karanlık dönem”in daha iyi anlaşılmasını sağlamak içindi.

2.3 2002- …

AKP iktidarının, son dönemde üzerine yoğunlaştığı Kürt, Alevi, Ermenistan açılımları ve yeni anayasa çalışmaları; neredeyse tamamlanan, kamu kurumlarının tümden özelleştirilmesi süreci, her türlü iş koluna mensup emekçilerin tüm haklarının gasp edilmesi; devletin bütün kurumlarının ele geçirilmesi; eğitimin, sağlığın, ulaşımın piyasalaştırılması; tüm muhalif grupların tecrit edilmesi; toplumun hızla bir İslami baskı altına alınması vb. temel başlıklarla andığımız politikaları, bize, üzerinde ayrıca ve etraflıca düşünmemiz gereken “yeni” bir “dönem”de olduğumuzu işaret ediyor. Tabii bunlar, yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi, süregelen bir politik çizginin, “İslamcı-Doğucu” cephenin tarihsel ve temel siyaseti, dün ortaya çıkmış şeyler değil; ancak AKP’yi çok önemli ve “tehlikeli” kılan, tüm bunları, “geri çevrilemez” biçimde uyguluyor olması. Hem ülkemiz koşullarının uygunluğu hem de dış etkilerin yardımı, bu partiyi iki kez tek başına iktidara taşıdı ve elde edilen bu güç, AKP’yi uzlaşmaz bir konuma eriştirdi. Liberallerin ikinci cumhuriyet özlemi de, dincilerin İslami bir cumhuriyet hedefi de AKP’de somutlaştı. Daha evvel, konuyla ilgili, şöyle bir özet yapmıştık:
        
‘‘Kamu kurum ve hizmetlerinin tamamen piyasaya devredilmesi ve sonucunda, emekçilerin iliklerine kadar sömürülmesini ‘sağlayan’ neo-liberalizm, emperyalist kapitalizmin en son ve en kapsamlı saldırı politikasıdır. Ve dincilik, bu politikalar uygulanırken, savaş gerekiyorsa savaş, ‘barış’ gerekiyorsa ‘barış’ yaratabilecek; bu özelliği sayesinde de, egemenler açısından gayet işlevsel olan bir sosyo-kültürel olgudur. Bugün, bölgemiz ve ülkemizde, yapılan ve uygulanagelen her ‘plan’ın, bunlar üzerinden şekillenmesi ise asla tesadüf değildir. Dincilik ve piyasacılık, Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nın ‘Batı gericiliği’ dediği emperyalizm ve ‘Doğu gericiliği’ dediği saltanatın, günümüzdeki temsilcilerinin ittifakının tezahürüdürler. Bu ise, AKP’ye hem büyük bir misyon biçmiş, hem de büyük kolaylık sağlamıştır. Her ne kadar Demokrat Parti ve ANAP’ın mirasçısı ve devamı olarak nitelense ve bu tespitler doğru olsa da; AKP, öyle klasik bir sağ iktidar değildir! Bu parti, bu toprakların yobazlarının ‘tarihi fırsatı’dır. 1908 ve 1923’teki ilerici değişimleri, birçok alandaki reform ve devrim hareketlerini içine hiçbir zaman sindiremeyenlere, 14 Mayıs 1950’den bu yana, arada kesintiye  uğramışsa da, devam edegelmiş ‘karşı-devrim’ sürecinin destekçilerine, sosyalizm düşmanlarına, tarihsel olarak ABD’ci ve şimdi de AB’ci olanlara, ikinci cumhuriyetçilere, patronlara ama özellikle Müslüman sermayedarlara ve şeriata özlem duyanlara olduğu kadar; bölgemizde uzun vadeli planları olan emperyalistlere ve ABD’ye de ‘üstün hizmet’ sunan bir partidir AKP, ve Truva atına benzemektedir… Dincilik ve piyasacılık, işte bu yüzden bu kadar önemli ve AKP, bu sebepten bu kadar ‘tehlikeli’dir!’’ (15)
       
İdris Küçükömer’in, hayatta olduğu yıllarda; Fikret Başkaya’nın da bugünlerde bile, yukarıda söylediklerimize dair çok da kapsamlı çalışmaları, dahası buna niyetleri, hiç olmadı. En baştaki iki cephe tezine dayanarak, bütün siyasi tarihimizi açıklamaya girişen ve bu yüzden bütün ayrıntıları atlayan yazarlarımız, her türden güncel soruna Lale Devri’nden baktıkları için, bu bölümü onlarsız bitiriyoruz. (Elbette, Başkaya’nın, hapis de yatmasına sebep olan Paradigmanın İflası kitabı, burada anılabilir; ancak yinelemekte fayda var ki, bu kitaptaki tartışmaların da aslında hiçbir özgün yanı bulunmuyor.)

Sonuç (veya tekrarla birkaç vurgu)

Bugünün devrimci siyasetini oluşturmak, elbette ki geçmişi ve de ülkemizin orijinalitesini doğru şekilde analiz etmekle mümkün. Buna dair bir çaba içinde olan herkes, bizim için önemlidir. Ama bu çaba, ortaya her zaman doğru şeyler de çıkarmayabilir. Bizce, bu yazıda ele aldığımız iki yazarın tezleri, bu söylediklerimizin kanıtı. Tabii, şunu mutlaka belirtmemiz gerekiyor; İdris Küçükömer, kendinden önce pek de üzerinde kafa yorulmayan bir konuyu, solun teorik tartışma ortamının zengin olduğu yıllarda ele aldı, hem o zaman hem de sonrasında hep çok konuşulan, her şeye rağmen önemli makaleler üretti. Biz, onun tezlerinde eksik veya hatalı yönler buluyor değiliz, onları külliyen yanlış, dahası çarpık olarak niteliyoruz; fakat yine de üzerinde tartışmaya değer buluyoruz. Ama Fikret Başkaya’ya dair, maalesef aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Başkaya, Küçükömer’den esinlenerek başladığı ve daha da derinleştirdiği çalışmalarını hazırlarken, Kemalizm çoktan tasfiye edilmeye başlanmış, karşı-devrimin sonuna yaklaşılmıştı. Bu yüzden kendisine dair, tezlerinin işe yaramıyor oluşu bir yana, ortada bir kötü niyetin de bulunduğunu düşünüyoruz. Zira, Fikret Başkaya, tarihsel iki cepheyi irdelemekle kalmamış, onlardan, daha gerici olanına her daim yakın olmuştur. Üniversiteli devrimcilerde, Kemalizm’e küfretmeyi solculuk sanma yanılgısı yaratan kitabı Paradigmanın İflası nedeniyle hapis de yatan Başkaya’nın, o yıllarda,  “İslamcı-Doğucu” cephenin mensuplarınca “unutulmamış” olması, “ilginç”tir:
      
‘‘Başbakan Erdoğan'ın Siirt'te okuduğu şiir nedeniyle cezaevine girmeden önce çıkarttığı şiirlerden oluşan ve gelirini düşünce suçlularına bağışladığı 'Bu şarkı Burda Bitmez' adlı şiir kasetinin 80 bini depoda kalmış… Başbakan Erdoğan, cezaevine girmeden önce 1999 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği'nin önerisi ile 'Bu Şarkı Burada Bitmez' isimli bir şiir kaseti yapmıştı. Şiir kasetinin bütün telif gelirlerinin Fethullah Gülen cemaatine yakın olduğu öne sürülen Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı kanalıyla 'düşünce suçlularına' verilmesi şartı getirilmişti… Yazar Fikret Başkaya da 2001 yılında Kalecik Cezaevi'nde kalırken ziyaretine gelen vakıf yöneticilerinin kendisine bir miktar para verdiklerini hatırladığını ifade ederek, ‘Bir miktar para aldım ama ne kadar olduğunu şu an tam hatırlamıyorum. Cezaevi koşullarında parayı reddetmek pek mümkün değildi’ dedi.’’ (16)
      
***
     
Dikkat edilirse, biz bu yazıda, tarihsel iki cephe arasında herhangi bir tercihte bulunmaktan ziyade, bu “ilerici”-“gerici” ve “sağ”-“sol” tespitlerinin tutarlılığını irdeledik. Fakat, geldiğimiz yerde, en azından gericiliğin, tüm “teorik” çabalara rağmen, hiçbir şekilde “ak”lanamayacağını gördük. Bunlara bir kez daha kısaca değinmekte fayda var.
      
Lale Devri’nden başlayan Batılılaşma hareketleri, o dönem bir “devlet projesi” olarak ortaya çıkıyor ve hemen buna karşı bir odak yaratıyor. Batılılaşama dâhilinde, sanayileşmeyi de kapsayan her türlü yenilikten çıkarı zedelenecek olan “esnaf-yeniçeri-ulema” cephesi; bir isyanla ilk kozunu oynuyor ve galip geliyor. O dönem, padişahın yanında olan ayanlar, ilerleyen yıllarda güçleniyor ve Saray’ın kendilerine karşı bir tedbir olarak ortaya koyduğu Sened-i İttifak’a imza atıyorlar; fakat çok kısa bir süre sonra, anlaşmayı bozarak, “İslamcı-Doğucu” cepheye dâhil oluyorlar. Yeniçeriliğin tasfiye olduğu, modern okulların açıldığı dönemde ilan edilen Tanzimat ve Islahat Fermanları ise; devlet eli ile Batılılaşmanın son girişimleri oluyor. Padişah ve bürokratların işbirliği, İslamcı Abdülhamid’in tahta oturmasıyla son buluyor; I. ve II. Meşrutiyet, aydın Ordu gençliğinin mücadelesiyle ilan ediliyor ve bu süreç de Cumhuriyet’in ilanını doğuruyor.
     
Buna dair, üzerinde hemen herkesin anlaştığı bir konu vardır ki, o da, tüm bu “karışık” süreci yaratanın, Osmanlı’nın Batı’daki gibi bir ekonomik-toplumsal gelişim seyrine sahip olmamasıdır, en azından, bazı konularda farklılık arz etmesidir. Avrupalılar, kendi ülkelerinde sanayilerini kurar, geliştirir ve sonrasında birbirleriyle başka topraklarda rekabet ederken, Osmanlı bunları yalnızca izliyor, bize göre, aslında, bir şekilde mutlaka yaşanacak olan bağımlılık ilişkisini bir şekilde ötelemeye çalışan “Batıcı-laik-bürokratik” güçler, büyük bir talihsizlikle, çöküşü önleyemiyor. Biz, bu cephenin iyi niyetine bakıp da, bir şeyleri görmezden geliyor değiliz; ama Fikret Başkaya, bunun karşısındaki cephenin, her daim pusuda kalıp, ilk fırsatta da emperyalistlerle işbirliği yapıp iktidarı ele geçirmesini asla dile getirmiyor. Hadi diyelim ki, Batıcılar gerçekten gericiydiler, yaptıkları ile ülkeyi sömürgeleştirdiler; fakat Doğucuların, aslında kendi ekonomik çıkarları için, şeriatın zarar gördüğü iddiasıyla,  onlara karşı çıkıyor olması neden “ilericilik” sayılsın ki? Öyle ya da böyle, bu topraklarda aydınlanmacılığı temsil edenlerin, yobazlarca öldürülmesi, neden anti-emperyalizm kabul edilsin? Bunu iddia etmenin bilimle, onu da geçtik vicdanla bağdaşır bir yanı mı var?
     
Cumhuriyet dönemine gelirsek, 1950’den bu yana, ülkeyi hep sağcılar, “İslamcı-Doğucu”lar yönetmişken, ülkeyi kuran asker-sivil bürokratlarla aynı çizgidekiler, her dönem azalmışken ve bugün neredeyse yok olmuşken, hâlâ Kemalizm’le uğraşmak, nasıl oluyor da resmi ideolojiye kafa tutmak oluyor? Zorlama bir analoji ile Kemalizm’i Bonapartizm olarak göstermek, sağ iktidarların aslında piyon olduğunu, arka planda hep “asıl devlet partisi”nin, yani Kemalistlerin bulunduğunu söylemek, mantığın hangi ilkesiyle bağdaşıyor? Yüzyılın başında ve ortasında kurulan ve bizimkine benzeyen bütün modern ulus-devletler, bugün kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda tasfiye ediliyorken, bunu bir tek Kemalizm’in iflası diye teorileştirmek, nasıl oluyor da bilim sayılıyor?
     
Lafımızı esirgeyecek değiliz; bugün, kendisine solcuyum diyen birisi, İslamcılarla, liberallerle aynı şeyleri söylüyorsa, evvela utanmalıdır. Devlet, toplum, insan; eskisini mumla aratacak biçimde dönüştürülürken, solun şehit ailelerine yaklaşımına dair bir soruya bile, “Kemalizm…” diye başlamak, hastalıklı bir ruh halinin kanıtıdır. Madem yolumuz uzun ve işimiz zor, o halde, ilk olarak, kendileri gibi düşünmüyoruz diye, Türkiye sosyalistlerini, sabah akşam,  ulusalcılıkla, cuntacılıkla itham eden Fikret Başkaya ve türevlerini, teorik, politik ve fikri alanda mahkûm edeceğiz! Tarihimizi, her şeyiyle ve doğru biçimde, öğreneceğiz! İflas eden veya ettirilen paradigmalarla değil, devrimin paradigmasını oluşturmak ve uygulamakla uğraşacağız!
      
Alper Erdik

iletisim@politikadergisi.com

Kaynakça:

 1- Düzenin Yabancılaşması, Bağlam Yayıncılık, 5. Basım, 2007, Sf.181-182
 2- YEDİYÜZ, Özgür Üniversite Kitaplığı, 3. Baskı, 2007, Sf. 181
 3- Düzenin Yabancılaşması, Sf. 183-184
 4- Age, Sf.188
 5- YEDİYÜZ, Sf.211
 6- Age, Sf. 229
 7- Age, Sf. 231-232
 8- Düzenin Yabancılaşması, Sf.193-194
 9- YEDİYÜZ, Sf.256
 10- Age, Sf. 285
 11- RED, 24 Nisan 1915,  Alper Erdik, Nisan 2010, Sf. 18-19
 12- Düzenin Yabancılaşması, Sf.195
 13-  RED, 24 Nisan 1915, Alper Erdik, Nisan 2010, Sf. 18-19
 14- YEDİYÜZ, Sf.278
 15- RED, AKP’yi Bitirme Planı, Alper Erdik, Ocak 2010, Sf. 12
 16- Radikal, 13 Mart 2008

                                                                                                                                                                                                                                    

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
Doğrulama
Dikkat: Sitemize üye olan takipçiler "Doğrulama" uygulamasından muaftır.